Sufi ve Sufiler

Gönül Dostlarına Selam Olsun

  • Online Kütüphane

  • Kitap Tavsiyesi

  • Site İçeriğinden

  • Site Bilgisi

    Üye Sayısı : 951
    Konu Sayısı : 247
    Sayfa Sayısı : 10365
    Kitap Sayısı: 82
    E- Kitap Sayısı: 131
    Video Sayısı: 327
    Yükleme Dosyası: 421
  • Ziyaret

    • 1,090,725 Sayfa izlenimi
  • Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s) Kimdir?

    Posted by seyyahin Mayıs 26, 2007

     

    Ramazanğlu Mahmud Sami Efendi

     

    Mahmud Sami Ramazanoğlu (K.S)


    Bir asra yaklaşan ömrünü istikamet,
    takvâ ve verâ ölçülen içinde, kullarını Allah’ın yoluna irşâdla ikmal
    eden Sâmi Efendi Hazretlerini nebiler nebisinin âğûşunda sevgilisi
    Allah’a uğurlayışımızın ardından 10 yıl geçti O’nu, vefâtının sene-i
    devriyesinde söz kalıpları içine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim
    kârımız değil. Lâkin “Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr”
    olacağı düşüncesiyle kısa çizgilerle merhûmu anlatmaya çalışacağız.

    Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana’da
    dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen âileden
    Müctebâ Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanım’dır. Sâmi Efendi’nin büyük
    ceddi Abdülhâdi Bey’in tesbit ettiği âile şeceresine göre,
    Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden
    olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r. A.) nesliyle münâsebettar bulunduğu
    anlaşılmaktadır.

    İlk, orta ve lise tahsilini
    Adana’da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul’a geldi
    Darûl-fünun Hukuk Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle
    bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak
    yine İstanbul’da yaptı.

    Zâhir ilimlerini
    devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra
    manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin
    şiddet-i meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur
    Nakşi tekkesi Gümüşhâneli dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla
    meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi’nin
    babası Rüşdü Efendi’nin delâletiyle Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i
    meşayıh reisi Erbilli Es’ad Efendi’ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i
    kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun
    oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere memleketi
    Adana’ya irşâda muvazzaf olarak gönderildi.

    Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra
    memleketi Adana’da bir yandan Câmi-i Kebir’de vaaz ve husûsi
    sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin
    için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından
    ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve “Hiçbir
    kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir”
    (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih
    etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak
    Hâris Muhâsibi’yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan
    babasının mirasını almamıştı.

    Adana’da uzun
    yıllar müştâk gönüllere aşk-ı ilâhî şerbeti sunarak hizmet etti.
    Yazları Adana’nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile bazan da Kayseri’nin
    Talas’ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca
    gitti.

    1951 yılında İstanbul’a geldi. İki yıl
    kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce
    hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi’yle Şam’a geldi
    ve oraya yerleşti. Bilâhere âilesi, damadı ile birlikte yanına gitti.
    Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar
    İstanbul’a geldi. İstanbul’a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli’ye,
    sonra da Erenköy’üne yerleşti. Şamdan İstanbul’a bu gelişlerinde
    zevceleri Valide Hanım’a “İstanbul’a tekrar geldik. Gönlümüz Medine’de
    atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz,” buyurmuşlar

    İstanbul’da bulunduğu yıllarda da Adana’daki gibi bir yandan Erenköy
    Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini
    yürütürken diğer yandan da Tahtakale’de bir ticârethanenin muhasebesini
    tedvirle maîşetini temin etmekteydi. O’ nun bu vaaz, irşâd ve
    sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, okumuş,
    okumamış, esnâf, işçi, memûr, tüccâr ve fabrikatör binlerce insan
    istifâde ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında
    yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları
    altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından
    korumaya çalışmıştır.

    Ömrünün son yıllarında
    şöhretinin artması ve dışarıda kendisine iltifatın nazar-ı dikkati
    celbedecek seviyeye ulaşması sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı
    ile gerek devlethanesinde ve gerekse Ramazan’da hatimle kılınan teravih
    namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları
    Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle, kaliyle irşâd
    ediyordu.

    1979 yılında gönlündeki muhabbeti-i
    Resûlullah ateşi onu Belde-i Tâhire’ye hicrete mecbûr etti. Çünkü onun
    son arzusu Peygamber şehrinde Hakk’a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde
    yakınları kendilerine Eyüp Sultan’dan kabir yeri almayı teklif
    ettiklerinde:

    - Herkesi arzusuna bıraksalar
    biz Cennetü’l-Baki’yi arzu ederiz, buyurmuşlardır. Cenab-ı Hak sevdiği
    kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul’da bulunduğu yıllarda
    mübtelâ oldukları amansız hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat
    en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış,
    yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404 /12
    Şubat 1984 Pazar günü saat: 4.30’da vâkî olmuş ve Cennetü’l-Baki’ye
    defnolunmuştur. Rahmetullahi aleyh.

    Vefatına
    şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı
    Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire’de tevhidle deyüp
    Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)

    Şemail ve Ahlâkı

    Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli,
    buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir
    nûridi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı.
    Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi.
    Hatta O’ nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar
    bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi.
    Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün
    bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

    Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin
    faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve
    hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden
    fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma
    katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde “ihvanla
    yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır” buyurarak
    fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

    Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde
    misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin
    hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına
    göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında
    bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen
    saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

    -Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:

    -Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:

    -Yatar mısınız? deyince O yine:

    -Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan
    dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki,
    “gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya
    fırsat bulamamıştım.”

    Az konuşurlardı.
    Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse
    sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor:
    “Evliyâullah’ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi
    Efendi’nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli
    günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi
    Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl
    sâhibi idi.”

    Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün
    yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es’ad Efendi’den
    tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu
    icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o
    icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına “Onu sakın kimseye söylemeyin. O
    vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi’dir.” Demişti.

    Edeb

    Sâmi Efendi’nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an hadis-i
    şerifde ifade buyrulan “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O’ nun
    muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib olmak” (Buhârı, Tefsir
    Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu içinde yaşamıştır. En ciddi
    insanların, en otoriter simaların bile bir zaaf ve hafiflikleri
    bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir
    zaman görülmemiştir. İstikamet ve edebi her yerde ve her an muhafaza
    edebilmek keskin kılıcın üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli,
    tevfik-ı ilâhiye mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.)
    Efendimiz’in “Emrolunduğun gibi istikamet üzre ol!” (Hûd, 112) ayeti
    beni ihtiyarlattı”

    buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.

    O’ nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman ayak ayak
    üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima
    dizüstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:

    Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan

    beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur’ân tilaveti
    esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen dizüstü oturur
    Kur’ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve sandalyeye oturtulurdu.

    Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul’a gelir. Sâmi
    Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete giderler. Nebhânî
    ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken Sâmi Efendi ve ihvanı
    dizüstü otururlar. Onların bu halini gören Muhammed Nebhanî:

    Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını değiştirmeden:

    Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:

    Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.

    Kalb-i Selîm

    Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selîm’den başka ne evlâd, ne mal;
    hiçbir şey fayda vermez.” (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini okuyarak kalb-i
    selîmi îzah ederlerdi. O’nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen,
    ne de inciten kalbdi. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü
    incitmemek eldedir amma incinmemek elde değildir,” derlerdi. Ve ilâve
    ederlerdi: Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye
    çalışırım.” Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O’nun hiç
    kimseyi incittiği görülmemiştir.

    Kapısına
    gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda
    bulunmak adetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenlere bir yakîninin:
    “Efendi’nin istirahata ihtiyacı var” diye geri çevirmesine muttali
    olunca:

    - Burası Hak kapısıdır. Kimse geri
    çevrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun
    insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu
    yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey
    sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H.
    Sâmi Efendi, kendini Allah’a ve Allah’ın kullarına hizmete adamış bir
    Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında “Yaratılanı Yaratan’ından
    ötürü sevmek” esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de
    himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.

    Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin Efendi’ye
    yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir. Kelamî dergahında
    bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında hastalanır. Hastalığının
    şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet Müftü Efendi yatağından
    kalkamaz olur. Müridân birer hafta nöbetleşe bakmaya başlarlar.
    Hastalığın şiddeti daha da artırınca acele ailesine bir telgraf
    çekilmesi kararlaştırılır. Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç
    müridi bulunan Sami Efendi mürşidi Es’ad Efendi’ye:

    - Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi’ye ben baksam ve
    âilesine telgraf çekilmese, der. Es’ad Efendi de bu teklifi
    memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on sekiz ay
    Müftü Efendi’ye en güzel şekilde hizmet ederler. Görenler onun bu
    hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı gözlerle:

    - Allah’ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi’ye
    bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es’ad Efendi ile
    görüştüklerinde de:

    Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk’ın rızasına erdi, diye tebşiratta bulunur.

    Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu genç
    ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece herkes yatağına
    yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifâ eder, her tarafı
    temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü
    Hüseyin Efendi, sağlıklı zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu
    hizmetlerin kimin tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne
    mümkün. Bir sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara
    gizlenmiş. Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp
    tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:

    - Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.

    Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:

    - Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona bırakır.

    İrşad vazifesiyle memleketi Adana’ya gönderildiğinde oradan İstanbul’a
    mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o, hediyelerinin bizzat
    kendi elinin emeği olmasına büyük itina gösterirdi. Rivayete göre
    ekinler biçildikten hasad toplandıktan sonra tarlalara gider, yerlere
    dökülen başakları toplar, onları güzelce bulgur yapar ve İstanbul’a
    gönderirdi. O’nun bu hâline muttali olan babası:

    - Oğlum, benim ambarlarım buğday oldu. Niçin Efendi’ne onlardan göndermiyorsun? dedi. O da:

    - O kapıya lâyık olan el emeği, göz nurudur, buyururlar.

    H. Sami Efendi Hazretleri kendisini sevenleri ve bağlılarını eski
    kültürümüze ve bâ-husûs eski harflerle okuyup yazmayı öğrenmeye sevk
    ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle
    neşre müsaade etmemişti.

    Ayrıca kendileri iyi
    derecede Fransızca bildikleri halde Batı kökenli kelimelerin Türkçe’de
    kullanılmasından hoşlanmazlar, böyle Fransızca veya Latince asıllı
    kelimeleri asla kullanmazlardı. Mesela ilaçların isimlerini bile
    Latince adıyla değil, kendilerinin ona taktıkları bir ad veya sıfatla
    zikrederlerdi. Kırmızı hap, pembe şurup gibi. Bu davranış lisanda
    özenti merakıyla Batı kökenli veya uydurma kelime kullanmayı itiyad
    edinenlere bir ibrettir.

    Sohbetlerinde bir
    ara Rûhûl-beyan Tefsirinden naklen köpeğin on hasletinden ısrarla
    bahsetmişlerdi de (bk Musahabe VI) hal sahibi bir ihvan “Biz henüz
    köpeğin mertebesine gelemedik” demekten kendini alamamıştı.
    Sohbetlerinde nefs düşmanının insana kurduğu tuzaklardan bahseden ve
    ihsana nefislerinin tehlikesinden korunabilmek için şunları tavsiye
    buyururlardı:

    1-Açlık ve az yemek, oruca devam,

    2-Az uyumak ve teheccüde devam,

    3-Huşû ile ibadet, mânâsını düşünerek Kur’an okumak,

    4-Zikr-i daim içinde bulunmak,

    5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.

    Sâmi Efendi, daima huzûr-i ilahîde bulunduğu ve her nefesinin son
    nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya ve abdest
    üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun muhasebesini
    tuttuğu bir zatın tesbitine göre Efendi defterleri abdestli yazardı.
    Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest alır, biraz Kur’ân
    okurdu. Az sonra ezan okununca bu sefer namaz için tekrar abdest
    alırlardı.

    Onun irşaddaki usûlü Nebevî
    üslûpta idi. insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, hatalarından
    dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek
    olmak sûretiyle irşad etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da
    budur. Çünkü irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. “Önce
    nefsinden başlamak’ esastır. Hiç kimseye açıkça “şunu yap, şunu yapma”
    demez, dolayısıyla bunu ihsas ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye “Bizden
    ders al, bizim sohbetimize katıl gibi emirler vermezdi. Hatta kendileri
    dikkat çekecek, fitne uyandıracak ve riyâya dâvetiye çıkaracak şekle
    müteallik şeylerden husûsiyle sakınırdı.

    Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik ederler,
    bazan bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi. Değilse dolaylı
    olarak ifade buyururlardı.

    Şöhretten ve aşırı
    hürmetten çok rahatsız olurlardı. Nitekim İstanbul Tahtakale’de
    çalıştığı yıllarda önceleri öğle ve ikindi namazlarında Rüstempaşa ve
    Marpuççular camilerine cemaata devam ederlerdi. Camide kendisini
    tanıyanların aşırı tâzim ve hürmeti onu rahatsız etmiş, bilâhare bu
    namazları yazıhanede kılmaya başlamışlardır. Yalnız, ihvâna;

    - Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın, buyurmuşlardır.

    Reisü’l-kurra ve hâdimu’l-Kur’ân Gönenli Mehmed Efendi onun hakkında
    “Sâmi Efendi bu ümmetin en büyüğü idi. Başka ne söylense boştur “
    demişti.

    Ali Yakub Hoca Efendi de:”Takva
    bâbında bütün evsâfıyla selef-i salihin zâhid ve âbidlerini andıran bu
    zatın kemâlât-ı mâneviyesi hakkında söz söylemek bizim gibi naçîz bir
    abdı acizin kârı değildir.” der.

    Mâhir İz
    Hoca Efendi, gördüğü bir rüya üzerine muhıbb ve bağlıları arasına
    katıldığı H. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında “O Hazreti Sami’dir. Biz
    devri pâdışâhîden beri neler gördük, fakat böylesine tesadüf etmedik”
    diyordu.

    Bekir Haki Efendi de Sâmi Efendi’yi sevip takdir edenlerdendi ve Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.

    “Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan gelen bir
    gemiyi Sarayburnu’nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız.
    Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir.”

    Bekir Haki
    Efendi belki bunları söylerken Es’ad Efendi’nin Sâmi Efendi’ye verdiği
    icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es’ad Efendi
    şöyle diyordu:

    İcazetnamede “Ne ticaret, ne
    de alışverişin Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır.” (Nur,
    37) ayeti celîlesinin ilan hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza
    arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib
    olanların… Sâmi Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve
    adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine
    kavuşacaklarda şüphe yoktur. ” (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)


    Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)


    Kalıcı Bağlantı
    Yorum (0) Yorum yaz!

    About these ads

    Bir Yanıt to “Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s) Kimdir?”

    1. melek said

      şimdi benim merak ettiğim bir konu var…bu kadar bilgiye nerden ulaşmış iseniz aydınlatırsanız beni sevinirim…cennet mekan gavsul azam m.sami ramazanoğlu hz.leri icazetini kime verdi…musa topboş hocaya verdiğine dair belge var mı elinizde…bu kadar büyük bir şahsiyet muhakkak birisini veye birilerini halife tayin etti…kim bu kişi veya kişiler

    Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Twitter picture

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Connecting to %s

     
    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

    Diğer 28 takipçiye katılın

    %d blogcu bunu beğendi: