Sufi ve Sufiler

Gönül Dostlarına Selam Olsun

  • Online Kütüphane

  • Kitap Tavsiyesi

  • Site İçeriğinden

  • Site Bilgisi

    Üye Sayısı : 951
    Konu Sayısı : 247
    Sayfa Sayısı : 10365
    Kitap Sayısı: 82
    E- Kitap Sayısı: 131
    Video Sayısı: 327
    Yükleme Dosyası: 421
  • Ziyaret

    • 536,959 Sayfa izlenimi
  • 01 Jun 2007 için Arşiv

    İLMİN FAZiLETİ

    Yazan: seyyahin Haziran 1, 2007

     

     MARİFET-İ İLAHİYYE TARİKAT-I ALİYYE

     

    İLMİN FAZiLETİ


    Tarikata gönül vermek, seyr-i suluk görmenin mecburiyetine, inanmak güzel şeylerdir; ne var ki bunlar kafi değildir, bu hususta hüsn-i niyet sahibi olmak da yetmez. Dinimizin farz kıldığı ve dini hayatımızın temeli olan ulum-ı şer’iyye mutlaka öğrenilmelidir.

    Allah celle celaluhu Kur’ an-ı Kerim’ de:

    “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar” buyurdu. 31

    Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdular: “Allah Teala bir kimsenin hayrını murad ederse onu dinde fakih kılar.” 32

    Bu hadis-i şerif; yukarıdaki ayet-i kerimede geçen hikmet ve hayır kelimelerini tefsir ediyor. Allah Teala’nın hikmet ve hayırdan murad-ı ilahlsinin şer’i ilimIeri öğrenip dini iyi anlamak, yani fıkıh ilmine sahip olmak manasına geldiği anlaşılıyor.

    Peygamber Efendimiz hikmet hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Allah korkusu hikmet başıdır.” 33

    Hikmet kelimesi, sağlamlaştırmak manasında olan ihkam kökünden gelmektedir. Bir kimsenin dini hayatının sağlam temele dayanabilmesi için ulum-ı şer’iyyeyi iyi öğrenmesi lazımdır.

    Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “İImi Allah rızasından başka bir şey için öğrenen veya o ilimle Allah rızasından başka bir şey isteyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın.” 34

    Ebu Derda radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim dedi: “Her kim ilim aramak için bir yola çıkarsa, Hz. Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır, ilmi talep edene, yaptığından razı oldukları için, bütün melekler kanatlarını indirirler. Muhakkak alim için yerdekiler ve göktekiler, hatta sudaki balıklara varıncaya kadar her varlık (onun affı için) istiğfar ederler. Alimin, abid üzerine fazileti; ayın sair yıldızlar üzerine fazileti gibidir. Muhakkak alimler Peygamberlerin varisidirler. Hakikaten Peygamberler miras olarak altın ve gümüş bırakmamışlar, fakat onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Her kim ilim öğrenirse büyük nasip almış olur.”35

    Ebu Zerr radıyallahu anh dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ya Eba Zerr! Muhakkak senin sabahlayıp Hz. Allah’ın Kitabı’ndan bir ayet öğrenmen senin için yüz rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır ve yine senin sabahlayıp onunla amel edilsin yahut edilmesin bir bab ilim öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.” 36 buyurdu.

    Hz. Osman radıyallahu anhu’den naklen: Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: Kıyamet gününde üç zümre kimse şefaat eder: Nebiler sonra alimler sonra da şehitlerdir 37

    Tasavvuf kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesidir. Cenab-ı Hak celle celaluhu’nun rızasına ulaşabilmek için İhlas, takva ve zühd esaslarına riayet edilerek hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olmaktır.

    Allahu Teala şöyle buyuruyor:

    “Nefsanı arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hal­buki varılacak güzel yerı Allah’ın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akanı ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. ” 38

    Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerime, takva, zühd ve ihlas kav­ramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahi fermanlardır ve Kur’ an-ı Kerim’ de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayet elbette bundan ibaret değildir.

    Bu demektir ki, mümin bir kulun günlük yaşantısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla irtibatında bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayati öneme sahiptir. İşte bunu sağlamak tasavvufun yegane gayesidir.

    Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, ahlak-ı zemime (kötü huy ve alıskanlıklar) dan arındırmak ve bunların yerine ahlak-ı hamideyi (ilahi rızaya uygun alışkanlıkları) ikame ederek olgunlaştırmak; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın nazar ve iltifat edeceği bir tecelligah haline getirmek ve ilahi emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

    Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde maalesef ihmal edilmektedir.

    Oysa Kur’ an ve Sünnete baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğu görülmektedir.

    Cenab-ı Hak celle celaluhu şöyle buyurmaktadır:

    “Doğrusu felaha ermiştir temizlenen, Rabbinin adını zikredip O’na kulluk eden. ” 39

    Aynı istikametteki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir; onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. ” 40

    İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “nefis tezkiyesi” ve “kalp tasfiyesi” zikrullahla kalbin nuranmasıdır. Bu gayret, tasavvufun gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

    Başka bir ayet-i kerimede:

    “O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’ a kalb-i sel’im ile gelenler (o günde fayda bulur). ” 41

    Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametliğine bağlı olduğu ve kalp selametliği kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

    Burada anlatılan kalp, Anahu Tealaya ve onun emrine teslim ol­muş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kalptir ki, masivadan, yani Anahu Teala’ dan gayrısından salim olmuştur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. O’nun tek gayesi Allahu Teala’ dır. O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allahu Teala’nın emirleri arasına giremez. Kalp öyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’ atlerden, batıl olan şeyden arınmış, selameti bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimse­nin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin nuru ile selamet bulmuş olur. Bu kalbe “Selimü’l- Kalb” denir.

    Numan İbni Beşir radıyallahu anh’ dan rivayete göre, Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de, bedenin diğer azalarının selametiinin kalbin selametiine bağlı olduğuna ve ancak kalbin ma’siyetlerinden arındırılması halinde diğer azaların görevlerini hakkıyla yerine getirebileceğine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

    “Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o salah kesbederse cesedin tamamı salah kesbeder, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Agah olun bu et parçası kalbtir.” 42

    Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “Kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

    Buna şöyle cevap vermek mümkündür: Kalbin selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurması ile mümkün olur. Bu murakabede şer’i emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilecek bu suretle ameller ıslah edilecektir. Azaların amelleri “fıkh-ı zahir” dediğimiz fıkıh ilmi ile kalbin amelleri ise, “fıkh-ı batın” dediğimiz tasavvuf ilmi ile nurlanır ve kalp mutmain olur.

    Ebu Hureyre radıyallahu anh’ dan rivayet edilmiş olan Rasul-i Ekrem sallallallu aleyhi vesellem Efendimizin şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, birini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı ölçüde hassasiyet göstermenin önemini dile getirmektedir: “Muhakkak Allahu Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalbIerinize ve amellerinize bakar.” 43

    Bu yolda kulun hiç bir zaman hatırından çıkarmaması gereken şey, yüce yaratıcının kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

    Cenab-ı Hak celle celaluhu şöyle buyurmaktadır:

    “Çünkü Rabbin (her an) görüp gözetlemededir.” 44

    Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın celle celaluhu, kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

    “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. ” 45

    Ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahi murakabe altında olduğunun farkına varmak, tasavufun insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

    Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakklın celle celaluhu her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülük1ere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır. Cenab-ı Hak celle celaluhu şöyle buyuruyor:

    “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. ” 46

    Bir müminin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görüp gözetmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varabilecek en üst noktadır ki, tasavvufun insana kazandırmayı hedeflediği ruh güzelliği ve “hal” de işte budur!

    Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahi rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

    Bu halin Peygamber Efendimiz sallallhu aleyhi vesellem tarafından “insan” olarak ifade buyurulduğunu biliyoruz.

    Hz. Ömer radıyallahu anh’ dan rivayet edilen “Cibril Hadisi” diye bilinen meşhur hadiste Peygamber Efendimiz sallallmu aleyhi vesellem, iman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibril aleyhisselam’ın:

    “İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: “İhsan Allah celle celaluh’ a O’nu görüyormuşcasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüp gözetmektedir.” 47

    Yukarıdaki “takva”, “ihlas” ve “zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “vera” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman takva, hem diğer iki noktayı, hem de tasavvuf1lisandaki diğer ıshlahları bünyeside toplayan bir tabir olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “insan” makamına ulaştıran yegane yoldur. Kişi ınsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allahu Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve masivayı terkedecektir.

    İnsanın, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka herşeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşmede” (Allahu Teala’yı görür gibi olma) makamına ulaşır. Bu makarnda kul yaptığı her amelinde, kalbiyle Allahu Teala’yı müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan: “ınsan” makamıdır.

    31 Bakara Suresi, Ayet 269 32 Hadis Buharı, Müslim 33 DeyIemı, Müsned

    34 Hadis Tirmizi, İbn-i Mace

    35 Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace

    36 Hadis Tirmizi37 İbn-i Mace, Kitab-ı Zühd

    38 Ali İmran Suresi, Ayet 14-15

    39 A’la Suresi, Ayet 14-15

    40 Şems Suresi, A-yet 9-10

    41 Şuara Suresi, A-yet 88-89

    42 Hadis Buhari, Müslim,

    43 Müslim, Birr: 10, No: 34, 411987

    44 Fecr Suresi, Ayet 14

    45 Kaf Suresi, Ayet 16

    46 Hadid Suresi, Ayet 4

    47 Hadis, Buhari, Müslim

    Yazı kategorisi: Marifet-i İlahiyye Tarikat-ı Aliyye | » yorum bırak;