Sufi ve Sufiler

Gönül Dostlarına Selam Olsun

  • Online Kütüphane

  • Kitap Tavsiyesi

  • Site İçeriğinden

  • Site Bilgisi

    Üye Sayısı : 951
    Konu Sayısı : 247
    Sayfa Sayısı : 10365
    Kitap Sayısı: 82
    E- Kitap Sayısı: 131
    Video Sayısı: 327
    Yükleme Dosyası: 421
  • Ziyaret

    • 1,097,666 Sayfa izlenimi
  • MUHAMMED EL KONYEVİ HAZRETLERİ

    Posted by seyyahin Haziran 12, 2007

    MUHAMMED EL KONYEVİ HAZRETLERİNİN HAYATI

    Seyda-i Muhammed el-Konyevi (Kuddise Sirruh), miladi 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Şu an hayatta olup Konya sivil havaalanı civarında bulunan Reyhani köyünde insanlara Allah-u Zülcelal’ın emir ve nehylerini anlatmak suretiyle insanların dünyada ve ahirette kurtuluşlarına vesile olmaktadır. Sevenleri arasında Seyda namıyla tanınmıştır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), anne tarafından Hz. Ömer (Radiyallahu Anh)’in soyundan olup, daha küçük yaşlarda büyük bir zat ve insanlara hidayet rehberi olacağı belliydi. İlim tahsiline başlamadan önce bir süre kendi keçilerine çobanlık yaptı.

    O zaman köyleri kuraklık idi. Keçileri otlatmak için gece yola çıkarken, sabah namazını düşünerek suyunu yanında götürürdü. Herhangi bir sebeble suyu zayi olduğu zaman;
    “Sabah namazının abdestini nasıl alacağım.” diye geceyi uyumadan, hep düşünerek geçirirdi. Epey uzaklıktaki köye doğru karanlıkta giderdi.

    Köye gelirken sabah namazının vaktinin geçmesinden, güneşin doğmasından hep endişe ederdi. Köye vardığında ise Allah-u Zülcelal’in bir lütfu olarak henüz sabah namazı vakti girmemiş olurdu.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bunların hepsinin Allah-u Zülcelal’in bir ikramı, O’nun bir ni’meti olduğunu ifade ederdi. Bütün bunları; kendi kemalatı olduğunu açıklamak için değil, Allah-u Zülcelal’in kendi üzerindeki bir ni’meti olduğunu açıklamak için söylerdi.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) daha küçük yaşlardayken bile cemaati kaçırmazdı. Köy halkından o yaştakiler arasında camiiye gelende yoktu. Köyün imamlığını yapan akrabası, ona nazar değmesinden korkardı. Bunları, hiç kimse ona zahiri irşad yapıp, tavsiye etmediği, anlatmadığı halde ibadetlerine devam ediyordu. Bu da gösteriyor ki bütün bunlar, Allah-u Zülcelal’in ona bir ikramıydı.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bir süre sonra ilim uğruna bir medreseye yerleşti. Medrese günlerinden bahsederken şöyle buyurdu;
    “O günlerin tadı bambaşka idi. İlim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki; eve geldiğim zaman, akrabalarımız, ilim ve din aşkından deli olacaksın diye üzülürlerdi.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’nin zahiri hocalarından birisi onun için; “Yalnız o talebeliğin hakkını veriyordu.” buyurmuştu.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), Muhammed Diyauddin (Kuddise Sirruh)’in torunlarından molla Takyeddin’in halifesi molla Abdulbaki ve Seyda-i Süleyman Banihi’den de ilim tahsil etti. Birkaç Alimden daha ilim tahsil ederek en son Gavs-ı Bilvanisi (Kuddise Sirruh)’nin halifelerinden Abdussamed-i Ferhendi (Kuddise Sirruh)’nin yanına geldi. Onun yanında bir yıl kaldıktan sonra zahiri ilimlerden icazet aldı. Daha sonra Allah-u Zülcelal nasip ettiğinden, Abdussamed-i Ferhendi (Kuddise Sirruh), onun güzel ahlakından dolayı kızıyla evlendirdi.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), Abdussamed-i Ferhendi (Kuddise Sirruh)’nin yanında iken icazetine iki ay kala şöyle bir rüya gördü;

    “Şah-ı Hazne (Kuddise Sirruh)’nin oğlu, Şeyh Aleaddin’nin bir elçisi, şeyh Aleaddin’in;
    “Ben filan yerdeyim, bekliyorum, acele gel!” dediğini nakletti. Bu rüyanın işaretiyle Şeyh Aleaddin’nin yanına giderek ona intisap etti. Kısa bir zaman sonra Şeyh Aleaddin vefat edince, köyüne döndü. O zamanlar dayısı o köyün imamı idi. Dayısı görevden ayrılınca, köy halkı ona imamlık yapmasını teklif ettiler. Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) kendi köyü olması sebebiyle ilk önce kabul etmek istemedi. Ancak çok ısrar üzerine onlara iki şart koştu.

    Bu şartlardan birincisi; çalgılı düğünlerin terkedilmesi ve kadınlarla erkeklerin bir arada oynamamaları idi. ikincisi; beraberinde getirdiği talebelerin, bakımının üstlenilmesi idi. Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak üç yıl ikamet etti.

    Üç yıl sonra kendi tabirleriyle oradaki nasibi bitti. Köylülerden birisi düğününü çalgılı bir şekilde yapınca, oradan ayrıldı. Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladığı söylenir. Allah-u Zülcelal onun bu duasını kabul etti.
    O sıralarda Gavs-ı Bilvanisi (Kuddise Sirruh) vefat etmiş ve oğlu Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh), insanlara Allah-u Zülcelal’in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle irşada başlamıştı. Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin daveti üzerine, kayınpederi Abdussamed-i Ferhendi (Kuddise Sirruh) ile birlikte Menzil köyüne geldi. Yirmi yıldan fazla Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin yanında kaldı ve hizmetinde bulundu. Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) o günleri anarken;
    “Keşke bütün ömrümüz onun hizmetinde geçseydi.” buyurmuştu.

    Bazı insanlar, Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’nin, bazı nedenlerle oradan ayrılma söylentisi üzerine, Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin şöyle dediğini nakletmişlerdir;
    “Ey Molla Muhammed! Senin Menzilden ayrılman benim yüz ölümüme bedeldir. Ben bulunduğum müddetçe burada olacaksın. Benimle geldin ve benimle gideceksin.”

    Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh), Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’yi çok severdi. Hatta bazı insanlar söyleyemedikleri meseleleri onun aracılığıyla Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’e iletirlerdi. Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’ye;
    “Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh) sizi çok seviyor. Bunun hikmeti nedir?” dedikleri zaman; “O benim kemalatımdan değil, Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin şevkat ve merhametindendir.” buyururdu.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin vefatından sonra bir yıla yakın teberrüken Menzil’de kaldı. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin işareti üzerine Konya’ya hicret etti. Halen Konya’da insanlara Allah-u Zülcelal’in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına vesile olmaktadır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), sevenlerine daima Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve ashab-ı kiramın yolundan gitmelerini tavsiye ederdi. Sevenlerine, Allah-u Zülcelal’in rahmetinden, nefsin ve dünyanın kötülüğünden çok bahsederdi. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ashab-ı kiram ve ilmiyle amel eden alimlerin ahlakından bahseder ve onlar gibi ahlaklanmalarını söylerdi.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bu kitaptan başka insanların dünyada ve ahirette saadete kavuşmaları için manevi ilaç niteliğinde başka kitaplar da yazmıştır.

    Bu kitaplardan birincisi: “CENNET YOLUNUN REHBERİ” isimli kitaptır.
    Bu kitapta; cennete giden yolu ve Cemalullah’ı görmenin yollarını, yani Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmanın ilacını sunmaktadır. Bu yolda hangi engeller ile karşılaşılabilir ve bu karşılaşılan engellerden nasıl kurtulup Allah-u Zülcelal’in yoluna dahil olunur ve insanları bu yoldan uzaklaştırmaya çalışan düşmanlar nasıl bertaraf edilir, bunları anlatmaktadır. Bu kitap ayrıca, insanların istikametini bozmadan Allah-u Zülcelal’in yoluna gidebilmenin, bu günah asrında imanı muhafaza edebilmenin, salih amel yapabilmenin ve cennet yolunun sırlarının ipuçlarını vermektedir.
    İkinci kitap: “Mü’minin Kendine Nasihati NEFSE HİTAP” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, insanlara nefsini bilmek yolunda Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in tavsiye ve emirlerini aktarmıştır.

    Nefsin mahiyeti, mertebeleri, nefsi kontrol altında tutmanın ehemmiyeti ve yolları, insanın iç dünyası, akıl, nefs ve kalb gibi manevi aletlerin nasıl işlediği ve işleyişi insanın ahiret hayatı açısından karlı bir duruma nasıl getireceği anlatılmaktadır.
    Ayrıca; Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, ashab-ı kiramın ve ilmiyle amel eden alimlerin vakit ni’metini en güzel şekilde değerlendirdikleri yer almaktadır. Hayatlarını Tasavvufun kural ve kaidelerine uyarak nasıl verimli kıldıkları anlatılmaktadır.

    Bir sohbet ve nasihat tarzında olan bu kitap, gerçek yönüyle dünyaya ve içindekilere gönülden bağlı olan nefsin, ahtapot gibi kollarını dünyadan ve kalb’ten sökecek ve Allah-u Zülcelal’e bağlanmanın o en taze ve enfes soluklarına ulaşmaya vesile olan bir kitaptır.

    Üçüncü kitap: “İSLAMİ HAYAT” isimli kitaptır.
    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, insanlara kul olmanın ve kulluk yapmanın eşsiz hazzını tattırırken, Allah-u Zülcelal’in ayetleri ve Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadis-i şerifleri ışığında saf ve temiz ibadet yolunu anlatmaktadır. Bu eser, Allah-u Zülcelal’in emrettiği gibi yaşamak isteyen ve Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetine uymak isteyen insanlar için eşsiz bir kaynak ve rehberdir.
    Dördüncü kitap: “ÂDÂB” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadis-i şerifleri ışığında her müslümanın günlük hayatında karşısına çıkan adabları anlatmıştır.
    Beşinci kitap: “İLMİHAL” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, Allah-u Zülcelal’in ibadet konusunda emir ve nehylerini yalnızca bir pencereden bakarak değerlendirmek yerine, zahiri pencerenin yanında insanlara birde gönül penceresinin olduğunu ve o pencereden bakıldığında ibadetlerin, emir ve yasakların nasıl bir sır ve manevi zenginlik içerisinde bulunduğunu öğretmiştir.
    Bu kitap insanlara ilim öğretirken, öğrenilen ilimle amel ettiğinde manevi olarak neler kazanabileceğini açıklarken ve yapılan amellerin sırlarına vakıf olmanın hazzını da tattırmaktadır.

    Altıncı kitap; “TASAVVUF” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta tasavvufu, Kur’an’ı anlamaktan ve idrakten yoksun bazı gönüllere, içine düşmüş oldukları inkar bataklığından kurtulabilmeleri ve Allah-u Zülcelal’e zahiri ve manevi manada, saf kulluk yapabilmeleri için bulunmaz reçeteler ve nasihatler sunmaktadır.

    Yedinci kitap: “MÜ’MİN KARDEŞLİĞİ” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, tüm insanlara Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimelerde emrettiği, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadis-i şeriflerde tavsiye ettiği mü’min kardeşliğini kendi uslubu ile anlatmakta ve insanların faidesine sunmaktadır.

    Sekizinci kitap: “HAC ve UMRE REHBERİ” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, Haccın zahiri ve manevi şartlarını ve Haccın edeblerini ve Hacc’da okunacak duaları yazmıştır.

    Dokuzuncu kitap: “MANEVİ HAYAT” isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, insanın dünya hayatı boyunca kendisini en üst derecede meşgul eden ve tüm zamanını alan zahiri hayatının yanı sıra, ebedü’l-ebed olan ahiret hayatını düzenlemede ve ebedi saadete ulaşmada en önemli temel nokta olan ama dünyanın meşguliyeti ve nefsin hileleri yüzünden dikkatlerden kaçan manevi hayatımızın da, aynı zahiri hayatımız gibi bir düzen ve güzellik içerisinde olması gerektiğini anlatırken, bunun nasıl ve ne şekilde olabileceğinin yollarını ve manevi hastalıklardan kurtulabilmenin reçetelerini sunmaktadır. Allah-u Zülcelal’in emirlerine uymanın ve nehylerinden sakınmanın faydalarını, ihlas, muhabbet ve amele teşvik hallerini anlatmaktadır.

    Onuncu kitap: ASRIMIZ MESELELERİNE FETVALAR isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, insanların kötülüklerden kurtulup, yanlış yollardan dönüp kudret ve kudret sahibi Allah-u Zülcelal’in pak yoluna dönmeleri için insanların güncel sorularına Kur’an ve sünnet ışığında verdiği cevapları insanların faidesine sunmaktadır.

    Onbirinci kitap: EBEDİ HAYATIN HUZURU isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, her müslümanın bilmesi ve uyması gereken dini konuları, herkesin anlayabileceği bir biçimde ele almış ve ebedi hayatta huzur bulma yollarını göstererek insanlığın istifadesine sunmuştur.

    Onikinci kitap: ÖLÜM VE KIYAMETE BAKIŞ isimli kitaptır.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu kitapta, ölümün gerçekliğini, kıyametin alametlerini ve sonrasında oluşabilecek hadiseleri bizlere anlatırken, her zaman olduğu gibi yine dünya gözümüzü kullanarak olaylara bakmak yerine, bu kitapta okuduğumuz konulara hiçbir şekilde yanılgıya düşmeyen gerçek gözümüzle, yani kalp gözümüzle bakmamızı tavsiye etmektedir.

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) ayrıca, “Namaz Hocası” ve “Hanefi ve Şafiilere Göre Tesbihat” isimli küçük kitaplarda yazmıştır.
    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’nin, insanları dünyada ve ahirette saadete kavuşmaları için yapmış olduğu nasihatler, sohbetler isimli sekiz ciltlik kitaplarda toplanmıştır. Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) bu sohbetlerde, ilim eczanesinden insanlara kıymetli terkiplerden oluşan reçeteler hazırlamış ve insanoğlunun istifadesine sunmuştur. Manevi bir ilaç niteliğinde olan bu sohbetlerinden bazıları şöyledir;
    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) tevbe ni’meti hakkında buyurdu ki;
    “İnsanoğlunun gece gündüz Allah-u Zülcelal’e karşı tevbe etmesi lazımdır. Tevbe, Allah-u Zülcelal’in öyle büyük bir merhamet kapısıdır ki, maalesef onun kıymetini idrak edemiyoruz. Ancak kıyamet gününde onun kıymetini tam olarak bileceğiz. İnsan bilhassa mürid çok şuurlu olmalıdır. Nasıl bir hasta kendi hastalığının azaldığını veya çoğaldığını hissedebiliyorsa, müridde bu şekilde kendisinin doktoru olmalıdır. İnsan günahların içinde manen hasta olur. Bu hastalığı tedavi etmek için tevbeye kaçan ve kendisine verilen görevleri yerine getiren kimse, gün gün nasıl ilerlediğini kendisi de görebilir. Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    ‘Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve Allah’a sımsıkı sarılanlar, Allah’ın rızası için dinlerini halis kılanlar müstesnadır. Çünkü bunlar mü’minlerle beraberdirler. Mü’minlere ise Allah çok büyük mükafat verecektir.’ (Nisa; 146)

    Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    ‘Ancak tevbe edip inanan ve salih amel işleyenler, işte Allah onların günahlarını sevaplara çevirecektir. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir’ (Furkan;70)

    Tevbe, mü’min için imandan sonra en büyük ni’mettir. Tevbe, insan için çok mühimdir. Bilhassa bu ahirzamanda, sokaklar ve çarşılar günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim olmuştur. Bir insan denize girdiği halde ben ıslanmadım diyebilir mi? Her kim olursa olsun bu günah denizinin içinde mutlaka ıslanır.

    İşte bundan muhafaza olmanın çaresi tevbedir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur;
    ‘Ben Allah’a günde yüz defa tevbe ederim.’ (Müslim)

    Biz onun ümmetinden değil miyiz? O böyle ederken, ben tevbe etmeyeceğim deyip sonra da onun ümmetindenim demek çok yanlıştır. Tevbe insanın kurtulmasına sebebtir.

    Tevbenin değerini ne kadar anlatsam da sonunu getiremem. İnsanlar dünyada perişan olmamak için bir sanat sahibi oluyorlar. İnsanın ahiret yönünden de sanat sahibi olması gerekir. Çünkü orada baki olan bir hayat vardır. İnsan, ahirette perişan olmamak için tevbeyi kendine sanat yapması lazımdır. Tevbekar olan kimse anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olur.

    Tevbe’nin bir Allah dostunun yanında yapılması çok makbuldür. O Allah dostu ki, bir zincirin halkaları gibi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e kadar ulaşır. Oradan Hz. Cebrail (Aleyhisselam)’e, Hz. Cebrail (Aleyhisselam)’den de Allah-u Zülcelal’e ulaşır. Çünkü Allah-u Zülcelal Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla emirleri yeryüzüne nazil etti. Cebrail (Aleyhisselam), Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e, ondan Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (Radiyallahu Anh)’a, ondan da Selman-ı Farisi (Radiyallahu Anh)’ye olmak üzere, şu an hayatta olan hayatta olan halkaya kadar birbirlerine izin vermişlerdir.

    Nakşibendiyye yolu bizlere bu yolla ulaşmıştır. Onların himmet ve bereketi, hatta Allah-u Zülcelal’in kuvveti o tevbe eden kişinin üzerine gelir. Onun içindir ki, o insan tevbesinde istikameti yakalayabiliyor.

    İnsan tevbe ettikten sonra da yalnız o tevbe ile kalmamalıdır. Olabilir ki yine bir hata işler, daha sonra yine tevbe etmelidir. İşte tevbe insanın görevidir. Çünkü insan, tevbe ile Allah-u Zülcelal’e kulluk vazifesini yerine getirebilir. Tevbe tüm hayırların anahtarıdır ve Mü’minlerin kurtuluşu tevbededir. Bu yüzdendir ki, Allah-u Zülcelal her mü’mine tevbe etmeyi emrederek şöyle buyurmuştur;
    ‘Ey Mü’minler! Nasuh tevbesi ile tevbe ederek Allah’a yöneliniz.'(Tahrim; 8)

    Rivayete göre Allah-u Zülcelal, şeytanı dergahından kovduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal’den kıyamet gününe kadar yaşama mühleti istedi. Allah-u Zülcelal bu isteği kabul edince, Şeytan;
    ‘İzzetin hakkı için, kulunun canı çıkmadıkça, bende onun kalbinden çıkmayacağım.’ dedi. Şeytanın bu sözlerine karşılık, Allah-u Zülcelal de;
    ‘İzzet ve celalim hakkı için, kulumun canı çıkmadıkça, yüzüne tevbe kapısını kapatmayacağım.’ buyurdu.
    İşte Allah-u Zülcelal’in kullarına dönük rahmetine ve esirgeyiciliğine bakın! O ne kadar çok merhamet sahibidir. O kullarını affetmek için küçük bir bahane arıyor. Onun için her zaman tevbe ederek Allah-u Zülcelal’e yönelmeliyiz ve beş vakit namazı zamanında kılmaya gayret etmeliyiz.

    Çünkü Allah-u Zülcelal, beş vakit namazı, büyükleri dışında kalan tüm günahlardan arınma vesilesi kılmıştır. Allah-u Zülcelal bizlere çok büyük fırsatlar vemiştir. İşte bu fırsatları vakit geçirmeden değerlendirmek gereklidir.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) dünyanın kötülüğü hakkında buyurdu ki;
    “Bilindiği gibi Allah-u Zülcelal insanı dünyaya göndermiştir. Bu dünya da nefsinin arzularına uyan ve dünyaya dalan kimse nefsine çok büyük haksızlıklar yapmış olur. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Lokman; 33)

    Çok kısa olan dünya hayatı için rahatsız olmayıp keyf-ü sefaya dalmak, nefsin arzularının peşinde koşmak ve ebedü’l-ebed olan ahiret hayatını azabla geçirmeye razı olmak büyük akılsızlıktır.

    Dünya hayatı ahiret hayatının yanında denizden bir damla gibidir. Deniz gibi olan ahiret hayatını terkedip, bir damla misali olan dünya hayatına dalmak, hep onunla meşgul olmak, insanın nefsine yaptığı en büyük haksızlık ve zulümdür.
    İnsan dünyaya nasıl geldiğini ve nasıl gideceğini biraz düşünmelidir. Bu dünya bizim değil, bizden sonrakilerinindir. Bu dünya bizden öncekilerden bize emanet kaldı. Bizde kendimizden sonrakilere emanet edeceğiz.

    İnsanlar bu dünyayı birbirlerine emanet olarak teslim ederler. Son olarak hakikatte herşey Allah-u Zülcelal’indir. Allah-u Zülcelal bu dünyayı bizlere emanet olarak vermiştir. Peki emanetin kimseye faydası var mıdır? Bir kişi birisine bir müddet sonra almak üzere bir emanet bıraktığında, bu emanetin o kişiye bir faydası olmaz. Nihayet müddet dolduktan sonra sahibi gelir ve geri alır.

    İşte dünya da böyledir. Herkesin elinde emanettir. Onun için insanın hakiki malı, Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığı salih amellerdir.

    Bu dünya insanoğlu için imtihan yeridir. İnsan dünyada iken bir şey yapmayıp, kıyamette hakikatı görünce, artık hiçbir şey elinden gelmez. Bizden öncekiler şimdi tekrar hayata dönmek, ibadet, zikir ve hizmet etmek istiyorlar. Şimdi onlar çok pişman olmuşlardır. Biz ise şimdi onların temenni ettiği fırsata sahibiz. Onun için bu dünyaya aldanmayıp, Allah yolundan, O’nun zikrinden, ibadetinden ve hizmetinden ayrılmamamız gerekir.

    Bir gün Hz. Ömer (Radiyallahu Anh), Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına geldi. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bir hasır üzerinde yatmakta ve hasırın izinin mübarek teninde izler taşımakta olduğunu görünce ağlamaya başladı. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem);
    “Niçin ağlarsın ya Ömer!” diye sordu. Hz. Ömer (Radiyallahu Anh) dedi ki;
    “Niçin ağlamayayım Ya Resulallah! Kisra ve Kayser, bunca ni’metler içinde, kalın yataklarda gark olup yatarlar. Onlar Allah’ın düşmanlarıdır. Sen Allah’ın habibi iken, mübarek tenin hasır iziyle yol yol almuş. Ya Resulallah! Altına aba’dan bir döşek alsan olmaz mı?”

    Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hz. Ömer (Radiyallahu Anh)’in bu sözlerine karşılık şöyle buyurdu;
    “Ya Ömer! Onlar öyle bir kavimdirler ki, ahiretin hoşnutluğunu istemeyip dünyanın rahatlığını tercih edip isterler. Biz ise öyle bir kavimiz ki, dünya ra-hatlığını terk ile ahiret rahatlığını tercih edip isteriz.

    Ya Ömer! Bu dünya, ahirete nisbetle şuna benzer ki, bir kimse denize serçe parmağını soksa, o serçe parmakta ne kadar su ve yaşlık mevcut olursa olsun, sıcak bir yaz gününde ve kısa bir zamanda o yaşlık, buhar olup uçup gider. Dünyanın var olması serçe parmaktaki su gibidir. Bel bağlamaya gelmez. Bu dünyanın, bunun gibi olan hayaline aldanan kimseye yazıklar olsun!

    Ya Ömer! Bu dünyayı hoşluk ile geçirenin, ahirette nasibi olmaz. Bu dünyayı zahmet ile geçiren ise, ahiretini rahat ve huzur içinde geçirir.” (Ahmed b. Hanbel, Beyhaki, İbn Hıbban)
    İşte işin gerçeği budur. Bu fani dünya, ne gönül verilecek ve ne de aldanacak bir yer değildir. Dünya ile mağrur olmayalım ve ona aldanmayalım.

    Allah-u Zülcelal’in o bol rahmetine layık olabilmek için çareler arayalım. Allah-u Zülcelal kulunu affetmek için küçük bir bahane arar.

    Mademki Allah-u Zülcelal bahane arıyor, bizde gayret edelim. Çok kıymetli bir sermaye olan ömrümüzü boşu boşuna sarfetmeyelim.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) evliya-ı kiramın faziletinden bahsederek buyurdu ki;
    “İnsanın, Allah dostlarının, ilmiyle amel eden alimlerin cemaatinde bulunmaya gayret etmesi, onlara yakın olmaya çalışması, onların sohbetlerine devam etmesi lazımdır. Bunlardan daha faydalı bir şey yoktur. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe; 119)

    Sadıklarla (Allah Dostları) beraber olmak ve sohbet etmek; İnsan da muhabbete yol açması bakımından, nafile namaz ve nafile oruç kadar faydalıdır. Bunun için Allah Dostlarına tabi olmak ve kötü ahlaktan kurtularak, Allah-u Zülcelal’in rahmetine mazhar olmaya çalışmak lazımdır.

    Evliyalarla beraber olmak paha biçilmez bir cevherdir. İnsan onlardan ayrıldığı müddetçe zarar eder. Ayrılık müddeti ne kadar uzun olursa, zarar da o nisbette olur. Evliyalarla beraber olmayan, onların bakışından, nazarından geçmeyen kimse bozulmaya yüz tutar. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (Kuddise Sirruh) şöyle buyurmuştur;

    “Bizler Şah-ı Hazne (Kuddise Sirruh)’nin evinden dönüp, on onbeş gün ara verip evine gitmediğimiz zaman, muhabbetimiz azalır, bizlerde bir gevşeme olurdu. Böyle olunca hemen Şah-ı Hazne (Kuddise Sirruh)’nin evine gidip çorbasını içerdik ve sohbetini dinlediğimiz zaman muhabbetimiz yine eskisi gibi yerine gelirdi.”

    Evliyaların hallerini, ahlaklarını, amellerini anlatmak ve dinlemek de, büyük bir menfaat ve amel-i salihtir. Çünkü onlar Allah-u Zülcelal’in askerleri gibidirler. Onlar Allah-u Zülcelal’in ipine sımsıkı sarılmışlardır. Onların meşrebi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in meşrebi gibi olmuştur.

    Onlarsız yola çıkmak, geceleyin bilinmeyen bir yola ışıksız ve yalnız gitmek gibidir. Onların hallerinden bahsetmekle, insanın kalbine Allah-u Zülcelal’in muhabbeti girer. Onun için elimizden geldiği kadar birbirimize onların hallerini, ahlaklarını anlatmamız ve denizden bir damla gibi de olsa onların ahlakı ile ahlaklanabilmek için gayret göstermemiz lazımdır.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) nefsin kötülüğü hakkında buyurdu ki;
    “Allah-u Zülcelal, nefsin istek ve arzularını yaratmış bir tarafa koymuştur. Bunun karşısına da rızasını koymuştur. Bunun için;
    “Kullarım benim rızamı mı seçecek, yoksa nefsinin arzularını mı seçecek!” diye imtihan etmektedir.
    Nefsin hilelerine karşı çok dikkatli olmamız lazımdır. Nefs hiçbir insana şeref getirmemiştir. Nefs kendi sahibini cehenneme atmak için çaba sarfetmektedir. Nefs o kadar tehlikelidir ki, Firavun’a ‘Ben Rabbim’, Şeytana da ‘Ben Adem’den üstünüm’ dedirtmiştir. Nefs çok yaramaz ve günaha meyilli olarak yaratılmıştır.

    Bütün bunlara rağmen nefsin arzularına uymak akılsızlıktır. Dünya hayatındayken Allah-u Zülcelal’in uyarılarına rağmen, hesap gününü unutarak, nefislerinin arzusuna tabi olup, Allah-u Zülcelal’in doğru ve saadete götüren yolundan ayrılanlar için, ahirette büyük ve çetin bir azab vardır. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    “Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, şiddetli bir azab vardır.” (Sa’d; 26)

    Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki insan Allah-u Zülcelal’den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal’e yalvarmaktadır.

    Bütün kötülüklerin anası nefsin isteklerine uymaktır.Bundan dolayı firavun’nun durumunu daima akılda bulundurmak lazımdır. İnsan nefsini serbest bırakıp gem vurmadığı zaman, tabii ki nefiste günaha sürüklemeye devam eder.

    Bu ahir zamanda insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’e yönelmeye engel olmak için, oldukça büyük çaba sarfetmektedir. İnsanın ibadet, zikir, sohbet ve hizmet yapmasını istemediğinden, türlü türlü bahanelerle onu bu işlerden alıkoymaya gayret eder.
    Nefis ve şeytanla mücadele, insan için çok büyük bir mücadeledir.

    Çakmak taşında ateşin gizlenmesi gibi, nefsin istekleri de kalb de öyle gizlidir. Çakıldığı zaman parlar kendi haline bırakıldığı zaman gizlenir. Tabii ki bu insanoğlu için bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmak için biraz mücadele etmek lazımdır.

    Kim ki hayata nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi cehennem ateşini yakmış demektir. Onun için insan hata ve günahlar üzerinde konaklamadan kendisini Allah-u Zülcelal’e yöneltmelidir.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), Allah-u Zülcelal’in rahmeti hakkında buyurdu ki;
    “Allah-u Zülcelal kullarına karşı çok merhametlidir. O’nun rahmeti boldur. O’nun rahmeti hiç kimsenin rahmeti ve şevkatine benzemez. Fakat kendimizi onun merhametine layık etmeye çalışmamız lazımdır. Anlatıldığına göre Süfyan-ı Sevri (Kuddise Sirruh) Hammad ismindeki bir zata;
    “Ben Allah-u Teala’nın hakkını yerine getiremiyorum. Acaba Allah-u Teala benim gibi bir zatı affeder mi?” diye sordu. Hammad bu soru karşısında ona;
    “Eğer kıyamet gününde beni, annem ve babamın hesaba çekmesiyle, Allah-u Teala’nın hesaba çekmesi arasında serbest bıraksalar, annem ve babamın beni hesaba çekmesini değil de Allah-u Teala’nın hesaba çekmesini isterim. Çünkü Allah-u Teala kuluna, bana karşı, anne ve babamdan daha şevkatlidir.” demiştir.

    Yine anlatıldığına göre, kıyamet gününde bir kişi mizanın önüne getirilerek, sevap ve günahları tartılır. Bu kimsenin günahları sevaplarından bir zerre kadar ağır gelir. Bu kimse cehenneme sevkedilirken, Allah-u Zülcelal’e;
    “Ya Rabbi! Bana müsaade et. Dünyada iken bana karşı en merhametli davranan annem idi. Onun yanına gideyim bir zerre kadar bana sevabından versin de bu azabtan kurtulayım.” diye yalvarır. Allah-u Zülcelal bu kuluna müsaade eder ve bu kimse annesinin yanına gidip;
    “Anne, bir zerre kadar hayır eksik geldiği için cehenneme gidiyorum. Bana bir zerre kadar hayır hediye edersen, ben bu azabtan kurtulurum.” der. Annesi;
    “Ey Oğul! benim amellerim daha tartılmadı. Belki benim günahlarımda sevaplarımdan bir zerre kadar ağır gelebilir. Benim durumum belli olmadığından dolayı, sana bir şey veremem.” diye cevap verir.

    Bu kul annesinden ümitsiz kalınca geri döner ve cehenneme götürülmek üzere zebanilere teslim edilir. Bu sırada dünyada Allah için sevdiği dostlarından biri;
    “Beni dünya da Allah için sevdiğinden dolayı sevablarımı sana hediye ettim.” der ve hemen bu kulu cennete sevk ederler. Bu kimse cennetin yolunda aniden secdeye kapanarak;
    “Ya Rabbi! Senin için bana sevaplarını hediye eden kulunu affetmedikçe bende cennete girmem.” diyerek münacaatta bulunur. Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah-u Zülcelal, bu durum karşısında ikisini de affederek cenneti nasip eder.
    Gerçekten de Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibidir. Bir anne ve baba çocuğuna karşı ne kadar merhamet gösterebileceğini hepimiz biliriz. Allah-u Zülcelal ise kuluna onlardan daha fazla merhametlidir. Allah-u Zülcelal kullarına bu kadar merhametli ise İnşallah-u teala bizi de affedecektir. Fakat, kendimizi az da olsa O’nun merhametine layık hale getirmemiz lazımdır. Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    “Kim kötülük işler veya kendine zulmeder de sonra Allah’tan af dilerse, Allah’ı tevbeleri kabul edici ve merhametli olarak bulur.” (Nisa; 110)

    İşte Allah-u Zülcelal bu kadar şevkat ve merhamet sahibidir. O’na dönmek lazımdır. Bizim günahlarımızı affetmek O’nın yanında hiçbirşey değildir. Ne olur bizde kendimizi, O’nun merhametine layık hale getirelim. O’nun rahmetine müstehak olabilmek için de Allah-u Zülcelal’e çok yalvarmak ve tevbe etmek lazımdır.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh) Allah-u Zülcelal’in rahmetinden o kadar çok bahsederdi ki, çoğu zaman şöyle buyururdu;
    “Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal’in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bir defasında sevenlerine şöyle bir nasihatte bulundu;
    “Ey kardeşlerim! Kendime ve sizlere tavsiyem şudur; bu dünyaya bir defa geldik. Öldükten sonra bir daha gelmeyeceğiz. Zaman azdır. Bütün azalarımızı seferber yapmak suretiyle, yani Allah-u Zülcelal azalarımızı, hangi işi yaparak rızasını kazanmak için yaratmışsa onları o işte kullanarak, Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışalım.

    Çünkü bu bize fayda verecektir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ashab-ı kiramın ve sadat-ı kiramın bütün hayatını gözönüne alarak elimizden geldiği kadar onlara mutabaat yapmak büyük bir ahiret kazancı ve ticaretidir.”
    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bir defasında şöyle anlatmıştı;
    “Nasıl ki dünyadaki bazı ni’metleri elde etmek için istemek yeterli gelmeyip, çaba göstermek gerekiyorsa, ahiretin ni’metlerini kazanmak için de yalnızca istemekle kalmayıp, biraz çaba göstermek lazımdır. Bizden önceki insanlar da Allah-u Zülcelal’in kuluydular. Allah-u Zülcelal’in yanındaki ni’metlere o kadar meraklıydılar ki, gece gündüz hiç akıllarından çıkmazdı.

    Anlatıldığına göre, Rabia-i Adeviyye,
    “Niye evlenmiyorsun?” diye ısrar edenlere şu şekilde cevap vermiştir;
    “Benim üç büyük derdim vardır. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim.
    Birincisi; acaba son nefesimde imanımı kurtarabilecek miyim?
    İkincisi; Kıyamet gününde amel defterimi sağ taraftan mı, yoksa sol taraftan mı verecekler?

    Üçüncüsü; Herkesin hesabı görüldükten sonra bir grup cehenneme ve bir grup cennete giderken, acaba ben hangi grupta bulunacağım?” dedi. O kimseler;
    “Biz bu suallere cevap veremeyiz. Bunları ancak Allah-u Zülcelal bilir.” dediler. Bunun üzerine Rabia-i Adeviyye;
    “O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lazım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?” buyurdu.

    İşte herkes böyle olmalıdır. Rabia-i Adeviyye’nin hali bizim için büyük bir derstir. Eğer bunları bu dünyada biraz olsun düşünmeyip, önümüze her geleni yaparsak, kıyamet gününde perişan oluruz. Tabii ki o gün pişmanlık günüdür. Ama oradaki pişmanlığın kimseye faydası dokunmayacaktır.”

    Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh)’ye;
    “Sizce Tasavvuf nedir?” diye sorulduğunda;
    “Tasavvuf; nefsin bütün kötü hasletlerden sıyrılıp, güzel ahlakla süslenmesidir.” buyurmuştu.
    “Tasavvuf ehli nasıl olmalıdır?” diye sorulduğunda da;
    “Cüneyd-i Bağdadi (Kuddise Sirruh)’nin dediği gibi; Tasavvuf ehli, içine hertürlü pislik atıldığı halde ondan hep güzel şeyler çıkan toprak gibi olmalıdır. Tasavvuf ehli bulut gibi olmalıdır ki, herkesi gölgelendirsin. Tasavvuf ehli yağmur gibi olmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin.” buyurmuştur.

    Seyda-ı Konyevı (Kuddıse Sırruh)’nın Kalblere Şıfa Olan Sözlerınden Bazilari Şunlardir
    “Dünya bir emanettir. Emanetin kişiye faydası yoktur. Kişinin gerçek malı yapmış olduğu salih amelleridir.”
    “Nefis insanın bineğidir. Bu dünya imtihanında başarılı olmak ve menzile varmak için bir bineğe ihtiyacımız vardır. Biz ancak nefsimizi terbiye etmekle mükellefiz. Hedefe ulaşmak için ona çok iyi bakmak lazımdır. Ama fazlaca şımartırsak, bu bizim için felaket olur.

    Nefsimizi kendimize hizmet ettirmeliyiz. Biz nefsimizin hizmetine girersek, tehlike başlamış demektir. Onun için nefsin mertebelerini bilmek ve ona göre hareket etmek lazımdır.”

    “İnsan günah işlediği zaman hemen nefsine hitap ederek şöyle demelidir ve o günahtan hemen dönmelidir; Ey Nefsim! Bu günahı işlerken hiç mi utanmadın. Hiç mi Allah-u Zülcelal hatırına gelmedi? Diyelim bu dünyada hatırlamadın ve utanmadan bu hayasızlığı ve günahı işledin, peki yarın mahşerde Allah-u Zülcelal bu gizli yaptığın günahını açığa çıkardığında o kadar insanların arasında nasıl edecek ve utancından nereye kaçacaksın. Eğer yarın utanmak ve rezil olmak istemiyorsan, bu dünya da iken ve henüz fırsatın varken zamanını iyi değerlendir.”

    ” Allah-u Zülcelal’e kulluk temiz bir kalb ile olur. Temiz bir kalb ise zikir ile olur. Zikir ise ilmiyle amel eden alimlerin yanında, onların gözetiminde bütün hastalıklara şifa ve ilaç olur. Bunları düşünüp, tevbe etmek ve Allah-u Zülcelal’e dönmek gereklidir.”

    “Ey İnsan! Eğer gerçekten Allah-u Zülcelal’in sevgisine talib isen, o zaman henüz vakit varken elinde olan fırsatları değerlendir. Ve sende Allah-u Zülcelal’in sevdiği kullarının arasına girmeye gayret et, yoksa bu fırsat elinden kaçacak ve pişmanlık sana fayda vermeyecek.
    Öyle ise, cennetin, cehennemin ve bütün kainatın yaratıcısı olan, kudret ve azamet sahibi Allah-u Zülcelal’in sevgisini ve rızasını kazanmaya çalış. Çünkü kazandığın zaman, ebedü’l-ebed baki olan hayatını çok güzel bir şekilde kazanmış olursun. O zaman ne mutlu sana!”

    “İnsan amel yaptığı halde, bu amelini hiç görmemeli ona hiç güvenmemelidir. Çünkü Allah-u Zülcelal öyle kudret ve azamet sahibidir ki, ne kadar amel yaparsak yapalım yine de O’na karşı eksik ve hatalıdır. Onun için ilmiyle amel eden alimler bütün amellerin arkasından yirmi beş sefer Estağfirullah demeyi adet edinmiş, bize de tavsiye ve emretmişlerdir.
    “Mü’min iman ve maneviyat bakımından kuvvetli olmazsa, nefsin arzu ve isteklerinden kendisini kurtarıp manevi olarak tedavi olmazsa, şeytana karşı mücadele ve harb edemez.”

    “Ey İnsan! Senin önünde cennet ve cehennem vardır. Bir gün öleceğini ve bunlardan birisine gideceğini bilmiyor musun? Hesap günü gibi büyük bir güne adım adım yaklaşırken, başına gelecek tehlikelere hiç aldırmadan zevk ve sefa içinde kalmayı nasıl istiyorsun. Ölümün bir gün hiçbir elçi ve haber göndermeden sana ulaşacağını ve bitmez sandığın bu dünya hayatına son vereceğini bilmiyor musun?”

    “Allah-u Zülcelal’in merhameti olmazsa, hiçbir mahlukat kendisini kurtaramaz. Onun için Allah-u Zülcelal’in merhametinden bahsetmek, daima O’nun merhametine sığınmak ve O’na yalvarmak lazımdır.”

    “Kim Allah-u Zülcelal’in koyduğu kural ve kaideye karşı gelirse, cehennemde azab bulacak, kim de O’na itaat ederse, ondan razı olup cennetine koyacaktır. Demek ki insanoğlunun tek çaresi, Allah-u Zülcelal’e hakiki bir kul olmaktır.”
    “İnsan devamlı zikir ve sohbet meclisine gittiği zaman, günahkar da olsa Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olur.”
    “Bir mü’min diğer mü’min kardeşlerine ne kadar menfaatlı olursa, Allah-u Zülcelal’in yanında da o kadar hayırlı ve kıymetli olur. Bu şekilde Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ahlakını ve bize verilen dersleri kendimizde bulundurduktan sonra, mü’min kardeşlerimize de daima nasihatte bulunmak, onlarla sohbet etmek, Allah-u Zülcelal’in yanında çok kıymetli ve değerlidir.”

    “İnsanın başına ne gelirse, nefsinin şerrinden ve dünya keyf-ü sefasından gelir. Dünya ve içindeki keyf-ü sefa başımıza bela olmuştur. Onun için Allah-u Zülcelal’in kuvvet ve rahmetine sığınalım. Çünkü bundan başka çaremiz yoktur. O’nun ibadetinden ve zikrinden geri kalmayalım.”

    “Nasıl ki bir insan evini temizlemez de o ev pislik dolar ve pis kokarsa, insanın kalbi de aynen böyledir. İnsan zikir ile kalbini temizlemezse, onu zulmet ve nedamet kaplar.”

    “Ben Allah-u Zülcelal’den korkuyorum demekle korkmak olmaz. Korkunun alametleri, izleri görünmesi lazımdır. Kişi gerçekten Allah-u Zülcelal’den korkuyorsa, Allah-u Zülcelal’in haram kıldığı, gazaba geleceği şeylerden kendisini muhafaza etmelidir. Allah-u Zülcelal korkulmaya çok layıktır.”

    “İslam ahlakı bizden daima iyilik, yumuşaklık ve güler yüzlü olmamızı ister. Onun için daima mü’min kardeşlerimizle karşılaştığımız veya onlarla arkadaşlık yaptığımız zaman, onların bizden memnun olması gerekir.”

    “Ey İnsan! Yoksa öldüğün zaman, yok olup kurtulacağını mı sanıyorsun? Yoksa başı boş bırakılacağını mı sanıyorsun? Seni bu günkü haline getiren, öldükten sonra diriltemez mi? Hiç düşünmüyor musun? Seni nutfeden meydana getiren, sana doğru yolu gösteren kimdir? Ve seni öldürüp mezara koyacak olan kimdir? Bütün bunlara rağmen hala neden davranışların aynı kıyamet ve hesap gününe inanmayanların davranışlarına benziyor.

    Şayet ahirete ve kıyamete inanıyorsan, o zaman neden hazırlık yapmıyorsun? Gayr-i müslim bir doktor en sevdiğin bir yemeğin senin için zararlı olduğunu ve onu yememeni söylese, onu yememek için gayret edersin de, mucizeler içinde ispat edilen, Allah-u Zülcelal ile Peygamberlerin buyurdukları ve ilmiyle amel eden alimlerin tavsiyeleri senin nazarında bir gayr-i müslim doktorun sözü kadarda mı değerli değil?”

    “Namaza dikkatli olmamız ve bu konuda ailemize ve akrabalarımıza yardımcı olmamız lazımdır. Çünkü kıyamet günü ilk soru namazdandır. Eğer kişi namazı hakkıyla yerine getirmişse, ondan sonrası kolaydır. Eğer namazı hakkıyla yerine getirmemişse baştan helak olur! Allah muhafaza.”

    “Nefse, şeytana ve dünyaya aldanmak doğru değildir. Herkesten önce kendimize bakalım ve elimizdeki ömür fırsatını kaçırmayalım. Unutmayalım! Nefesimiz sayılı ve bir gün mutlaka bitecektir!”

    “Eğer insan, Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini layıkı ile bilseydi, bülbülün güle aşık olduğu gibi, Allah-u Zülcelal’e aşık olurdu ve her nereye giderse gitsin, daima O’ndan bahsederdi.”

    “Allah-u Zülcelal’e karşı yapılan ibadetlerin en faziletlisi namazdır. İnsana ezan okunduktan sonra kıldığı namazdan aldığı sevap kadar hiçbir ibadette mükafat verilmemiştir. İnsanın Allah-u Zülcelal’e yönelişindeki samimiyeti ve aldığı mükafatı kıldığı namaza göredir.”

    “Ey insan! Allah-u Zülcelal kullarına o kadar merhamet ve rahmet sahibi ki, kullarının kendisine yönelmesini, feyzinden ve rahmetinden istifade etmelerini istediği için namazı emretmiştir.

    Sen ise namazı bir yük gibi görüp namazdan kaçıyorsun. Bilmiyor musun ki namaz mü’mine verilen en büyük ikram ve Allah-u Zülcelal’in bir ihsanıdır. Dünya da sıcak ve yumuşak halıların üzerinde kılmadığın namazlarını, Allah-u Zülcelal kıyamet günü kızgın sacların üzerinde kıl diye emredecektir. O zaman sen ne yapacak ve nasıl bir hale düşeceksin. Ey insan! Tevbe et ve Allah-u Zülcelal’e dön!”

    “Her gün görüyoruz ki, dostlarımızdan komşularımızdan falan kimse vefat etmiştir. Bir gün bizim için de falan kimse vefat etti diyecekler. Gün be gün toprağın altına doğru gitmekteyiz. Ancak Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmış olarak gitmek başka, gazabını kazanmış olarak gitmek daha başka!..”

    “Akıllı olan kişi, istirahat etmek için baki olan ahiret hayatını seçmelidir. Dünyada yapılacak bir dakikalık istirahati, ebedi olan istirahate tercih etmek çok yanlıştır.”

    “İnsanın önünde cennet ya da cehennem vardır. Herkes hazırlığını hangisine gitmek istiyorsa ona göre yapmalıdır.”
    “Bizim sermayemiz ömrümüzdür ve o da kısadır. Ömür gidince sermaye de gider. Kar ve kazançtan mahrum kalınır. Bu günler bizim için ne büyük bir sermayedir. Bu sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmek lazımdır.”

    “Bu dünyada Allah-u Zülcelal’in zikrinin ve ibadetinin mükafatını görmediğimiz için onun kıymetini bilmiyoruz. Ahirete gittiğimiz zaman bu zikir ve ibadetin mükafatını göreceğiz ve kıymetini o zaman anlayacağız. Ama orada iş işten geçmiş olur.”

    “Sabahlara kadar ben anlatsam ve sizlerde sabahlara kadar benim anlattıklarımı dinleseniz, benim içimdeki derdime derman olamazsınız. Benim derdime ancak dinlediklerinizle amel ettiğiniz ve ha-yatınıza tatbik ettiğiniz zaman derman olabilirsiniz.”
    “İnsanın evliyalara karşı muhabbeti ne kadar fazla ise, o kadar menfaat görür. Mesela Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (Radiyallahu Anh)’ın zahiri ameli diğer ashab-ı kiramdan fazla değildi. Fakat Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e karşı muhabbeti, diğer ashab-ı kiramdan fazla olduğundan dolayı ümmetin en faziletlisi oldu.”

    ‘Hepimiz kıyamet gününde, Allah-u Zülcelal’in bizi hesaba çekeceğini, cennet ve cehennemin olduğunu biliyoruz. Fakat bu dünya da biraz düşünmeli, biraz hesabımızı görmeliyiz. Eğer bu dünya da iken biraz hesabımızı görmez de hepsini kıyamet gününe bırakırsak kıyamet gününde hesabımız çok ağır olur.”

    “Bizim Allah-u Zülcelal’den başka yardımcımız yoktur. Öyleyse kendimize biraz çeki düzen vermemiz lazımdır. Yoksa birde bakarız ki Allah-u Zülcelal ufak bir hatamız yüzünden, halimizi değiştirivermiş. Ve O’nun bu şekilde yapmasına mani olacak kimse yoktur. Onun için çok dikkatli olmamız lazımdır.”

    “İnsan nefsini, Allah-u Zülcelal’e köle yapması lazımdır. O’nun karşısına kulluk, fakirlik ve zillet içinde çıkmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman o nefsten güzel neticeler meydana çıkar. Çünkü insan kulluk vazifesini yerine getirdiği zaman, bu hal Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gider.”

    “Bu dünya hayatı bizim için çok büyük bir fırsattır. İnsan dünyaya Allah-u Zülcelal’i tanıyıp, O’na ibadet yapmak için gelmiştir. Yoksa yiyip içip, keyf-ü sefaya dalmak için gelmemiştir.”

    “İnsan yalnız kaldığı zaman daha ziyade Allah-u Zülcelal’e ibadet edip, O’ndan korkması lazımdır. İnsanların yanında kendisini muhafaza edip de yalnız kaldığı zaman muhafaza etmezse, sanki Allah-u Zülcelal kendisini görmüyormuş gibi bir davranış içinde olmuş olur.”

    “Her insan, Allah-u Zülcelal’in hangi işlerden dolayı gazablandığını az çok bilir. Bu bilindiğine göre insan için en mühim vazife , kalbini Allah-u Zülcelal’e karşı düzeltmeye gayret etmesidir. Sürekli olarak Allah-u Zülcelal’in razı olduğu işleri niyet edip yapmaya çalışması, şer olan işlerden de kendini muhafaza edebilmek için çaba göstermesi lazımdır.”

    “Ey kardeşlerim! Nefsimize daima şu şekilde hitap edelim; Ey Nefsim! Diyelim ki sen öldün. Fakat Allah-u Zülcelal sana ömür verseydi çok amel yapıp ömür sermayesini en iyi bir şekilde değerlendirecektin ve bunun için bir çok temennide bulunacaktın. Şimdi kabul et ki sen öldürüldün ve geri çevrildin de sana mühlet verildi. Sakın bu günleri boşa geçirme! Her nefes paha biçilmeyen bir cevherdir. İyi bil ki; bir gün, gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir.”
    (Allah-u Teala sırrını yüceltsin)

    kaynak: http://seydamuhammedkonyevi.sitemynet.com

    About these ads

    Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Twitter picture

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

    Connecting to %s

     
    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

    Diğer 28 takipçiye katılın

    %d blogcu bunu beğendi: