Sufi ve Sufiler

Gönül Dostlarına Selam Olsun

  • Online Kütüphane

  • Kitap Tavsiyesi

  • Site İçeriğinden

  • Site Bilgisi

    Üye Sayısı : 951
    Konu Sayısı : 247
    Sayfa Sayısı : 10365
    Kitap Sayısı: 82
    E- Kitap Sayısı: 131
    Video Sayısı: 327
    Yükleme Dosyası: 421
  • Ziyaret

    • 1,084,999 Sayfa izlenimi
  • Archive for the ‘Esad Erbili Efendi’ Category

    Hayatı, eserleri, mektubat ve Divanı hakkında bilgi ve alıntılar.

    M. Es’ad Erbilî (k.s.)

    Posted by seyyahin Mayıs 27, 2007

     

    M. Es’ad Erbilî (k.s.)

     sufizm_752.jpg

      Es’ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü,
    esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı
    sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya
    sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır,
    konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

    Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak’tan,
    Musul’un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil’de doğdu.
    Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil’ de bulunan
    Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından
    dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi’ nin
    Erbil’de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.

    Es’ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr’de ikmal ettikten
    sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir
    işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha’l-Hariri’ye (o 1294/1875)
    intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet
    aldı 1292/1875 yılında Hicaz’a gitti.

    İstanbul’a Gelişi

    Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul’a
    geldi. İstanbul’ da önceleri Salkımsöğüt’te Beşirağa
    dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin
    sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı’ da
    Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti.
    Fatih Cami’inde Hafız Divan’ı ile Mevlana Camii’nin
    Luccetu’l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim
    ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid
    dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu
    derslerinden tanıyarak intisab ettiler.

    Kelamî Dergahı Şeyhliği

    Kısa zamanda şöhreti İstanbul’u tuttu ve Sultanın damadı
    olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet
    ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler
    tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da
    Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri
    meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray’a
    giderdi.

    Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki
    odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca
    kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat’ a müracaat
    etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı
    semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu.
    Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî
    icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir
    Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî’den aldığı
    Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada
    muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak
    Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce “hatm-hacegan”
    yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan
    cuma günleri de zikirden evvel “esrar-ı aşk ve
    muhabbete dair” sohbet ederdi Es’ad Efendi bir ara Halıcılar’
    da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.

    Tekrar Erbil’e

    İstanbul’a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli
    konulardaki hadislerden derlediği “Kenzu’l-İrfan”
    adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle
    mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından
    bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil’de ikamete me’mür
    edildi

    Erbil’ de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa
    ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad
    hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının
    ekserisini bu esnada Erbil’de muhib ve müridhanıyla
    muhabereleri teşkil eder.

    İstanbul’ a İkinci Gelişi

    Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine
    1324/1908′ de tekrar İstanbul’a döndü. Kelamî dergahını
    zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar’daki
    Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de
    Es’ad Efendi’ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed
    Alı Efendi’yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad
    hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması
    üzerine Ankara’ ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa’nın bu
    dergahta Es’ad efendiyle birkaç defa görüştüğü
    bilinmektedir.

    Meclis-i Meşayıh Reisliği

    Es’ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası
    sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında
    tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin
    tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini
    temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad’
    ın sevgisini kazanan Es’ad Efendi, aynı yıl “sürre emînî”
    olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh
    reisliğinden istifa etti.

    Es’ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul,
    Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da binlerce müntesibi vardı.
    Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından
    önce İstanbul’a gelen ve Kelami Dergahı’nda onbeş gün
    misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett’ in anlattıklarından
    onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı
    kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır.
    (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)

    Tekkelerin Kapatılmasından Sonra

    Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa
    karar vererek Erenköy-Kazasker’ de satın aldığı köşkünde
    inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik
    olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen
    vak’asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak
    Menemen’e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş
    yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu
    M. Ali Efendi ise idam edildi.

    Es’ad Efendi Menemen’deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü
    sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti.
    Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da
    gündeme geldi.

    Edebî Şahsiyeti

    Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça
    ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna
    delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf
    Bey’ in ifadesiyle “selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı
    ma’nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat
    eyliyecek derecededir.”

    Es’ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına
    rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını
    benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır.
    O’nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını
    Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: “Esad Efendinin
    Kenzü’l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ ya büyük
    bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek
    borcundayız…” “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh
    Es’ad Efendi’nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik
    bulunduklarına işarettir…” (Son Devrin Din Mazlumları,
    s. 169-170)

    Eserleri:

    1-Kenzü’l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif
    konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından
    ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul,
    1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu
    eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir
    biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)

    2-Mektubat: Bilhassa Erbil’ de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine
    yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir.
    Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve
    farsça mektup da vardır. Mektübat’ın baş tarafındaki ilk
    altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak
    yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307)
    Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır.
    (1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından
    ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983)
    Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer
    verilmiştir.

    3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı
    eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es’ad
    Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler
    ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan’ da yer yer Arapça
    manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça
    şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan
    yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991)
    Dîvan’daki farsça “Mev-lid-i Fatıma” manzümesi,
    Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.

    4- Risale-i Es’adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve
    faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük
    bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin
    talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa
    basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır.
    (İstanbul, 1986)

    5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:

    Muhyiddin İbn Arabi’ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe
    tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi’ ye değil Evhadid-din
    Balyani’ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır,
    (İstanbul 1337,103s.)

    6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:

    Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil
    olarak, yeni harflerle Risale-i Es’adiyye ile birlikte yayınlandı.
    (İstanbul 1986).

    Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi’ nin çıkardığı,
    Tasavvuf ile Beyanü’1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş
    yazıları vardır.

    Muhammed Es’ad Erbili,meşayıhın ulemasından olması
    sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk
    tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından
    bir meczûb derviş, daha Erbil’de iken şöyle bir rüya görür:
    “Es’ad Efendi’nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzre,
    Erbil’den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata
    etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene
    sonra hakikat olmuş ve Es ad Efendi’nin Anadolu’dan
    Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar uzanan alanda
    pek çok müridi bulunmuştur.

    Esad Efendi, Muhammedi meşrebde ve îsar ve infak doygunluğunda
    bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti:
    İntisabımın ilk yıllarında gönlüme: Ya Rabbi, huzur-i
    ilahiyyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim
    varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım şeklinde
    bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.

    Es’ad Efendi diyor ki iki mes’ele hakkında şüphem vardı.
    İmam Rabbanî hazretlerinin mektûbatını okuyunca bu şüphelerim
    zail oldu:

    a) Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak
    olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyazat yapmadan manevî yükseliş
    nasıl olabilir?

    Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbanî’nin Mektûbat’ında
    buldum.”Karnın, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde
    havatır olmaz. Zikir, fikir, rahat ve huzurlu olur. Fakat
    nefsin hakkı verilmezse huzûra mani olabilir”.

    b) “Fena-yı kalbden sonra kalbe havatır nasıl
    gelebilir?

    Bunun cevabını da “Kalb fena bulduktan sonra kalbe
    gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini
    yapmaya devam eder.” Hükmünde buldum.

    Rivayete göre bir Japon generali müslüman olup İstanbul’a
    gelir, İstanbul da Es’ad Efendi nin Kelamî dergahında bir müddet
    misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı
    dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general
    “Allah Allah” diye zikretmede gök kuvvet var. Padişahlar
    da böyle “Allah Allah” deseler, top tüfek
    kuvvetinin hükmü olmaz” der.

    Es’ad Efendiye bir gün İttihad ve Terakki taraftarlarından
    biri gelip der ki Allah,”Dua ediniz, sizin dualarınızı
    kabul edeyim” (Gafir, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua
    ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve duamızı kabul etmiyor.
    Acaba bu ayete yanlış mana mı veriliyor?” Es’ad Efendi
    şu cevabı verir:

    -“Duanın kabulü için birtakım şartlar vardır. Şart
    yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez.
    Duanın kabul olunmayışında ayrı bir takım hikmetler vardır.
    Bazen duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi
    kul için daha büyük bir hayır olabilir. (bk el-Bakara,
    2/216) Mesela sıtma hastasının canı bal isterse hemen
    verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu
    ayet bir başka manaya göre “Beni davet edin, ben de
    meclisinize geleyim” anlamınadır.

    Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es’ad Efendi’nin
    tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye başladı.
    “Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi
    fenalıklar hep onlarda Bu nasıl din böyle?”

    Es’ad Efendi dedi ki:

    - Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne
    delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla
    pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.

    Es’ad Efendi’nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvan
    ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı.
    Nitekim Es’ad Efendi’nin Erbil’de ziyaret maksadıyla bulunduğu
    sırada çevre köy ve kasabalardan ihvan akın akın
    geldiler. Gelenler arasındaki bir genç Es’ad Efendi’nin yanına
    kadar sokuldu. Efendi hazretleri ona “Okuma yazma bilip
    bilmediğini, tarikata girip girmediğini” sordu. O da şöyle
    konuştu:

    - “Okumam yok. Henüz tarik da almadım. Köyümüzden
    bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler.
    Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna
    almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı
    almadıkça tarikata girmeyeceğim.

    Es’ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle “ya öyle
    mi?” diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin
    Efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest
    tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini
    at yapmış koşarken gördü, o haliyle biraz koşuştuktan
    sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi’nin
    teveccühüyle önce meczûb bir tavır sergileyen bu delikanlı
    daha sonra Es’ad Efendi’ye gelip: “Bana tarik ver”
    dedi. Es’ad Efendi:

    “Hani sen adam öldürecektin” dedi. Genç, “o
    hal geçti” karşılığını verdi. Tekrar tarik
    isteyince Es’ad Efendi “Senin Şeyhin Şemseddin
    Efendidir” dedi. Fakat o genç “Hayır, hayır o değil,
    ben biliyorum sensin” karşılığını verdi. Es’ad
    Efendi, bununla birlikte meczûb tabiatlı olmaktan çok,
    temkin ehli olmayı tavsiye eder. “Bize serinkanlı insan
    lazım” derdi.

    Esad Efendi, “Ümmetimin şereflileri Kur’an
    hamilleridir.” hadisini ”Kuran tilavetine müdavim,
    ahkamıyla amil, teheccüt namazı ve zikirle geceleri ihya
    edenlerdir” diye yorumlardı. Yoksa bazılarının dediği
    gibi sadece Kur’an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına
    itaatkar olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar?
    Nitekim Kuranda öyleleri hakkında: “Kendilerine Tevrat
    yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların
    durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir” (el-Cumua,
    62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının
    ne faydası vardır?

    Es’ad Erbili hazretleri, “Sizden insanları hayra çağıran,
    iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk
    bulunsun. Onlar gerçek felaha erenlerdir.” (Ali İmran,
    3/104) ayet-i kerîmesini şöyle tefsir eder:

    “Ey İslam cemaati! Sizlerden bir taife, dinî ilimleri
    öğrenip tahsil ettikten sonra avam-ı nası gerçek tevhide
    ve islamî hayata çağırsın. Şeriatın ve aklın meşru
    kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer
    insanlara da emretsin. Yine şeriat ve akıl ölçülerine göre
    çirkin olan davranışları kendisi terkettikten sonra başkalarını
    da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakîkaten
    gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı
    Hakk’ın emir ve nehiylerine itina göstermez; ilimleriyle
    amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık
    değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin te’siri de olmaz, sözün
    kısası, şüphesiz Hak Teala Hazretleri avam-ı nâsın
    cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurundan istifade
    edebilmesi için hususî bir topluluğun ilim ve amel
    cihetinden yetiştirilmesini emr ile bu vazifeyi farz-ı
    kifaye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes
    vazifenin medar-ı iftihar olan yükü de şüphesiz, zahiren
    batınen alim olma sıfatını kazanmış meşayih-i kiramın
    uhdelerine tevdî buyurulmuştur.”

    Es’ad Efendi, İbn Arabi’yi çok sevdiği ve vahdet-i vücut
    fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin “ittihad ve
    hulul” şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin
    olmaktadır. Nitekim: “Her nerede olursanız olun, Allah
    sizinle beraberdir” (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde
    der ki: “Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik
    bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve İttihad yoluyla da
    değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyası
    gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün
    işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf
    bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan herşey,
    O’nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre
    karşılık vermek onun hakkıdır. Bu ayet-i celîleyi
    bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili
    yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevla’nın huzurunda ne
    cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri
    hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı
    denilebilir mi?”

    Yine o: “Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta
    bulunmuyorsunuz? (el-Hadid, 10) Ayet-i kerimesini tefsir
    ederken şu mühim konulara işaret etmektedir:

    1) Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer
    bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp,
    sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe
    bilindiği halde, herşeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin
    sevgili eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde görülmemeleri
    gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.

    2) Cenab-ı Hakk’ın kullarına emaneten ihsan buyurduğu
    mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir
    gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri
    giydirmek, camî ve mescid yaptırmak, İslam’ın zaferi ve
    ehl-i İmanın kuvvet bulması için gerekli olan harp
    aletlerine ve nakliye vasıtalarına sarfedecek malı elden
    avuçtan çıkarmak hemen veya ileride medh ve sevabı
    celbedecektir. Aksine sadece “pintilik duygusu”
    denilen adi tabiat yüzünden veya Kur’an ayetlerine ve
    Peygamberimiz (s.a.)’in hadislerine tam bir îmanla itimat
    edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine
    tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa
    yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek
    ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahî
    azab ve itaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten
    üzücü bir haldir.

    Es’ad Erbili hazretleri iyi bir alim olduğu kadar usta bir şairdi.
    Nitekim onun divanından sunacağımız çerçeve içindeki şiir
    onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir san’atıyla
    terennümüdür. Aynı zamanda şiirdeki:

    “Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek”
    mısraı da kendisinin şehid olacağını sezip önceden
    haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.

    ES’AD ERBÎLÎ HAZRETLERİNDEN BİR ŞİİR

    Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş Gül âteş
    bülbül âteş sünbül âteş hak ü hâr âteş

    Şua’ı âfitâbındır yakan bi’l cümle uşşâkı Dil âteş
    sîne âteş hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş

    Hayal-i şem’-i rûyinle aceb mi yansa cân u dil Nigârım
    gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş

    Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek Cesed
    âteş kefen âteş hem ab-ı-hoş-güvâr âteş

    Ben el çektim safa-yı hatır u aram-ı canımdan Safa âteş
    cefa âteş firar âteş karar âteş

    Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım Gam âteş
    gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş

    Ümid-i afiyet besler mi Es’ad yardan haşa Saçar oldukça gözden
    ol nigâr-ı gül-i zâr âteş

    Posted in Allah Dostları, Esad Erbili Efendi, Silsile | 1 Comment »

     
    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

    Diğer 28 takipçiye katılın