Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s) Kimdir?

 

Ramazanğlu Mahmud Sami Efendi

 

Mahmud Sami Ramazanoğlu (K.S)


Bir asra yaklaşan ömrünü istikamet,
takvâ ve verâ ölçülen içinde, kullarını Allah’ın yoluna irşâdla ikmal
eden Sâmi Efendi Hazretlerini nebiler nebisinin âğûşunda sevgilisi
Allah’a uğurlayışımızın ardından 10 yıl geçti O’nu, vefâtının sene-i
devriyesinde söz kalıpları içine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim
kârımız değil. Lâkin “Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr”
olacağı düşüncesiyle kısa çizgilerle merhûmu anlatmaya çalışacağız.

Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana’da
dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen âileden
Müctebâ Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanım’dır. Sâmi Efendi’nin büyük
ceddi Abdülhâdi Bey’in tesbit ettiği âile şeceresine göre,
Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden
olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r. A.) nesliyle münâsebettar bulunduğu
anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini
Adana’da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul’a geldi
Darûl-fünun Hukuk Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle
bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak
yine İstanbul’da yaptı.

Zâhir ilimlerini
devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra
manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin
şiddet-i meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur
Nakşi tekkesi Gümüşhâneli dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla
meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi’nin
babası Rüşdü Efendi’nin delâletiyle Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i
meşayıh reisi Erbilli Es’ad Efendi’ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i
kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun
oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere memleketi
Adana’ya irşâda muvazzaf olarak gönderildi.

Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra
memleketi Adana’da bir yandan Câmi-i Kebir’de vaaz ve husûsi
sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin
için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından
ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve “Hiçbir
kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir”
(Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih
etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak
Hâris Muhâsibi’yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan
babasının mirasını almamıştı.

Adana’da uzun
yıllar müştâk gönüllere aşk-ı ilâhî şerbeti sunarak hizmet etti.
Yazları Adana’nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile bazan da Kayseri’nin
Talas’ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca
gitti.

1951 yılında İstanbul’a geldi. İki yıl
kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce
hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi’yle Şam’a geldi
ve oraya yerleşti. Bilâhere âilesi, damadı ile birlikte yanına gitti.
Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar
İstanbul’a geldi. İstanbul’a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli’ye,
sonra da Erenköy’üne yerleşti. Şamdan İstanbul’a bu gelişlerinde
zevceleri Valide Hanım’a “İstanbul’a tekrar geldik. Gönlümüz Medine’de
atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz,” buyurmuşlar

İstanbul’da bulunduğu yıllarda da Adana’daki gibi bir yandan Erenköy
Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini
yürütürken diğer yandan da Tahtakale’de bir ticârethanenin muhasebesini
tedvirle maîşetini temin etmekteydi. O’ nun bu vaaz, irşâd ve
sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, okumuş,
okumamış, esnâf, işçi, memûr, tüccâr ve fabrikatör binlerce insan
istifâde ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında
yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları
altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından
korumaya çalışmıştır.

Ömrünün son yıllarında
şöhretinin artması ve dışarıda kendisine iltifatın nazar-ı dikkati
celbedecek seviyeye ulaşması sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı
ile gerek devlethanesinde ve gerekse Ramazan’da hatimle kılınan teravih
namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları
Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle, kaliyle irşâd
ediyordu.

1979 yılında gönlündeki muhabbeti-i
Resûlullah ateşi onu Belde-i Tâhire’ye hicrete mecbûr etti. Çünkü onun
son arzusu Peygamber şehrinde Hakk’a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde
yakınları kendilerine Eyüp Sultan’dan kabir yeri almayı teklif
ettiklerinde:

– Herkesi arzusuna bıraksalar
biz Cennetü’l-Baki’yi arzu ederiz, buyurmuşlardır. Cenab-ı Hak sevdiği
kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul’da bulunduğu yıllarda
mübtelâ oldukları amansız hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat
en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış,
yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404 /12
Şubat 1984 Pazar günü saat: 4.30’da vâkî olmuş ve Cennetü’l-Baki’ye
defnolunmuştur. Rahmetullahi aleyh.

Vefatına
şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı
Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire’de tevhidle deyüp
Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)

Şemail ve Ahlâkı

Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli,
buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir
nûridi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı.
Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi.
Hatta O’ nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar
bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi.
Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün
bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin
faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve
hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden
fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma
katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde “ihvanla
yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır” buyurarak
fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde
misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin
hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına
göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında
bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen
saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

-Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:

-Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:

-Yatar mısınız? deyince O yine:

-Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan
dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki,
“gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya
fırsat bulamamıştım.”

Az konuşurlardı.
Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse
sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor:
“Evliyâullah’ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi
Efendi’nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli
günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi
Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl
sâhibi idi.”

Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün
yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es’ad Efendi’den
tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu
icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o
icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına “Onu sakın kimseye söylemeyin. O
vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi’dir.” Demişti.

Edeb

Sâmi Efendi’nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an hadis-i
şerifde ifade buyrulan “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O’ nun
muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib olmak” (Buhârı, Tefsir
Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu içinde yaşamıştır. En ciddi
insanların, en otoriter simaların bile bir zaaf ve hafiflikleri
bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir
zaman görülmemiştir. İstikamet ve edebi her yerde ve her an muhafaza
edebilmek keskin kılıcın üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli,
tevfik-ı ilâhiye mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.)
Efendimiz’in “Emrolunduğun gibi istikamet üzre ol!” (Hûd, 112) ayeti
beni ihtiyarlattı”

buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.

O’ nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman ayak ayak
üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima
dizüstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan

beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur’ân tilaveti
esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen dizüstü oturur
Kur’ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve sandalyeye oturtulurdu.

Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul’a gelir. Sâmi
Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete giderler. Nebhânî
ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken Sâmi Efendi ve ihvanı
dizüstü otururlar. Onların bu halini gören Muhammed Nebhanî:

Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını değiştirmeden:

Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:

Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.

Kalb-i Selîm

Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selîm’den başka ne evlâd, ne mal;
hiçbir şey fayda vermez.” (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini okuyarak kalb-i
selîmi îzah ederlerdi. O’nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen,
ne de inciten kalbdi. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü
incitmemek eldedir amma incinmemek elde değildir,” derlerdi. Ve ilâve
ederlerdi: Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye
çalışırım.” Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O’nun hiç
kimseyi incittiği görülmemiştir.

Kapısına
gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda
bulunmak adetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenlere bir yakîninin:
“Efendi’nin istirahata ihtiyacı var” diye geri çevirmesine muttali
olunca:

– Burası Hak kapısıdır. Kimse geri
çevrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun
insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu
yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey
sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H.
Sâmi Efendi, kendini Allah’a ve Allah’ın kullarına hizmete adamış bir
Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında “Yaratılanı Yaratan’ından
ötürü sevmek” esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de
himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.

Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin Efendi’ye
yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir. Kelamî dergahında
bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında hastalanır. Hastalığının
şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet Müftü Efendi yatağından
kalkamaz olur. Müridân birer hafta nöbetleşe bakmaya başlarlar.
Hastalığın şiddeti daha da artırınca acele ailesine bir telgraf
çekilmesi kararlaştırılır. Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç
müridi bulunan Sami Efendi mürşidi Es’ad Efendi’ye:

– Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi’ye ben baksam ve
âilesine telgraf çekilmese, der. Es’ad Efendi de bu teklifi
memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on sekiz ay
Müftü Efendi’ye en güzel şekilde hizmet ederler. Görenler onun bu
hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı gözlerle:

– Allah’ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi’ye
bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es’ad Efendi ile
görüştüklerinde de:

Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk’ın rızasına erdi, diye tebşiratta bulunur.

Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu genç
ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece herkes yatağına
yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifâ eder, her tarafı
temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü
Hüseyin Efendi, sağlıklı zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu
hizmetlerin kimin tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne
mümkün. Bir sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara
gizlenmiş. Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp
tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:

– Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.

Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:

– Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona bırakır.

İrşad vazifesiyle memleketi Adana’ya gönderildiğinde oradan İstanbul’a
mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o, hediyelerinin bizzat
kendi elinin emeği olmasına büyük itina gösterirdi. Rivayete göre
ekinler biçildikten hasad toplandıktan sonra tarlalara gider, yerlere
dökülen başakları toplar, onları güzelce bulgur yapar ve İstanbul’a
gönderirdi. O’nun bu hâline muttali olan babası:

– Oğlum, benim ambarlarım buğday oldu. Niçin Efendi’ne onlardan göndermiyorsun? dedi. O da:

– O kapıya lâyık olan el emeği, göz nurudur, buyururlar.

H. Sami Efendi Hazretleri kendisini sevenleri ve bağlılarını eski
kültürümüze ve bâ-husûs eski harflerle okuyup yazmayı öğrenmeye sevk
ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle
neşre müsaade etmemişti.

Ayrıca kendileri iyi
derecede Fransızca bildikleri halde Batı kökenli kelimelerin Türkçe’de
kullanılmasından hoşlanmazlar, böyle Fransızca veya Latince asıllı
kelimeleri asla kullanmazlardı. Mesela ilaçların isimlerini bile
Latince adıyla değil, kendilerinin ona taktıkları bir ad veya sıfatla
zikrederlerdi. Kırmızı hap, pembe şurup gibi. Bu davranış lisanda
özenti merakıyla Batı kökenli veya uydurma kelime kullanmayı itiyad
edinenlere bir ibrettir.

Sohbetlerinde bir
ara Rûhûl-beyan Tefsirinden naklen köpeğin on hasletinden ısrarla
bahsetmişlerdi de (bk Musahabe VI) hal sahibi bir ihvan “Biz henüz
köpeğin mertebesine gelemedik” demekten kendini alamamıştı.
Sohbetlerinde nefs düşmanının insana kurduğu tuzaklardan bahseden ve
ihsana nefislerinin tehlikesinden korunabilmek için şunları tavsiye
buyururlardı:

1-Açlık ve az yemek, oruca devam,

2-Az uyumak ve teheccüde devam,

3-Huşû ile ibadet, mânâsını düşünerek Kur’an okumak,

4-Zikr-i daim içinde bulunmak,

5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.

Sâmi Efendi, daima huzûr-i ilahîde bulunduğu ve her nefesinin son
nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya ve abdest
üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun muhasebesini
tuttuğu bir zatın tesbitine göre Efendi defterleri abdestli yazardı.
Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest alır, biraz Kur’ân
okurdu. Az sonra ezan okununca bu sefer namaz için tekrar abdest
alırlardı.

Onun irşaddaki usûlü Nebevî
üslûpta idi. insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, hatalarından
dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek
olmak sûretiyle irşad etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da
budur. Çünkü irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. “Önce
nefsinden başlamak’ esastır. Hiç kimseye açıkça “şunu yap, şunu yapma”
demez, dolayısıyla bunu ihsas ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye “Bizden
ders al, bizim sohbetimize katıl gibi emirler vermezdi. Hatta kendileri
dikkat çekecek, fitne uyandıracak ve riyâya dâvetiye çıkaracak şekle
müteallik şeylerden husûsiyle sakınırdı.

Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik ederler,
bazan bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi. Değilse dolaylı
olarak ifade buyururlardı.

Şöhretten ve aşırı
hürmetten çok rahatsız olurlardı. Nitekim İstanbul Tahtakale’de
çalıştığı yıllarda önceleri öğle ve ikindi namazlarında Rüstempaşa ve
Marpuççular camilerine cemaata devam ederlerdi. Camide kendisini
tanıyanların aşırı tâzim ve hürmeti onu rahatsız etmiş, bilâhare bu
namazları yazıhanede kılmaya başlamışlardır. Yalnız, ihvâna;

– Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın, buyurmuşlardır.

Reisü’l-kurra ve hâdimu’l-Kur’ân Gönenli Mehmed Efendi onun hakkında
“Sâmi Efendi bu ümmetin en büyüğü idi. Başka ne söylense boştur ”
demişti.

Ali Yakub Hoca Efendi de:”Takva
bâbında bütün evsâfıyla selef-i salihin zâhid ve âbidlerini andıran bu
zatın kemâlât-ı mâneviyesi hakkında söz söylemek bizim gibi naçîz bir
abdı acizin kârı değildir.” der.

Mâhir İz
Hoca Efendi, gördüğü bir rüya üzerine muhıbb ve bağlıları arasına
katıldığı H. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında “O Hazreti Sami’dir. Biz
devri pâdışâhîden beri neler gördük, fakat böylesine tesadüf etmedik”
diyordu.

Bekir Haki Efendi de Sâmi Efendi’yi sevip takdir edenlerdendi ve Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.

“Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan gelen bir
gemiyi Sarayburnu’nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız.
Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir.”

Bekir Haki
Efendi belki bunları söylerken Es’ad Efendi’nin Sâmi Efendi’ye verdiği
icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es’ad Efendi
şöyle diyordu:

İcazetnamede “Ne ticaret, ne
de alışverişin Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır.” (Nur,
37) ayeti celîlesinin ilan hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza
arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib
olanların… Sâmi Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve
adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine
kavuşacaklarda şüphe yoktur. ” (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)


Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)


Kalıcı Bağlantı
Yorum (0) Yorum yaz!

About these ads

One thought on “Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s) Kimdir?

  1. şimdi benim merak ettiğim bir konu var…bu kadar bilgiye nerden ulaşmış iseniz aydınlatırsanız beni sevinirim…cennet mekan gavsul azam m.sami ramazanoğlu hz.leri icazetini kime verdi…musa topboş hocaya verdiğine dair belge var mı elinizde…bu kadar büyük bir şahsiyet muhakkak birisini veye birilerini halife tayin etti…kim bu kişi veya kişiler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s