M. Es’ad Erbilî (k.s.)

 

M. Es’ad Erbilî (k.s.)

 sufizm_752.jpg

  Es’ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü,
esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı
sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya
sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır,
konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak’tan,
Musul’un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil’de doğdu.
Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil’ de bulunan
Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından
dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi’ nin
Erbil’de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.

Es’ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr’de ikmal ettikten
sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir
işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha’l-Hariri’ye (o 1294/1875)
intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet
aldı 1292/1875 yılında Hicaz’a gitti.

İstanbul’a Gelişi

Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul’a
geldi. İstanbul’ da önceleri Salkımsöğüt’te Beşirağa
dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin
sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı’ da
Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti.
Fatih Cami’inde Hafız Divan’ı ile Mevlana Camii’nin
Luccetu’l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim
ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid
dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu
derslerinden tanıyarak intisab ettiler.

Kelamî Dergahı Şeyhliği

Kısa zamanda şöhreti İstanbul’u tuttu ve Sultanın damadı
olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet
ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler
tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da
Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri
meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray’a
giderdi.

Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki
odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca
kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat’ a müracaat
etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı
semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu.
Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî
icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir
Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî’den aldığı
Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada
muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak
Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce “hatm-hacegan”
yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan
cuma günleri de zikirden evvel “esrar-ı aşk ve
muhabbete dair” sohbet ederdi Es’ad Efendi bir ara Halıcılar’
da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.

Tekrar Erbil’e

İstanbul’a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli
konulardaki hadislerden derlediği “Kenzu’l-İrfan”
adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle
mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından
bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil’de ikamete me’mür
edildi

Erbil’ de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa
ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad
hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının
ekserisini bu esnada Erbil’de muhib ve müridhanıyla
muhabereleri teşkil eder.

İstanbul’ a İkinci Gelişi

Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine
1324/1908′ de tekrar İstanbul’a döndü. Kelamî dergahını
zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar’daki
Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de
Es’ad Efendi’ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed
Alı Efendi’yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad
hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması
üzerine Ankara’ ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa’nın bu
dergahta Es’ad efendiyle birkaç defa görüştüğü
bilinmektedir.

Meclis-i Meşayıh Reisliği

Es’ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası
sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında
tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin
tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini
temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad’
ın sevgisini kazanan Es’ad Efendi, aynı yıl “sürre emînî”
olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh
reisliğinden istifa etti.

Es’ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul,
Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da binlerce müntesibi vardı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından
önce İstanbul’a gelen ve Kelami Dergahı’nda onbeş gün
misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett’ in anlattıklarından
onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı
kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır.
(bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)

Tekkelerin Kapatılmasından Sonra

Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa
karar vererek Erenköy-Kazasker’ de satın aldığı köşkünde
inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik
olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen
vak’asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak
Menemen’e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş
yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu
M. Ali Efendi ise idam edildi.

Es’ad Efendi Menemen’deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü
sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti.
Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da
gündeme geldi.

Edebî Şahsiyeti

Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça
ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna
delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf
Bey’ in ifadesiyle “selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı
ma’nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat
eyliyecek derecededir.”

Es’ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına
rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını
benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır.
O’nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını
Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: “Esad Efendinin
Kenzü’l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ ya büyük
bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek
borcundayız…” “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh
Es’ad Efendi’nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik
bulunduklarına işarettir…” (Son Devrin Din Mazlumları,
s. 169-170)

Eserleri:

1-Kenzü’l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif
konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından
ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul,
1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu
eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir
biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)

2-Mektubat: Bilhassa Erbil’ de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine
yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir.
Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve
farsça mektup da vardır. Mektübat’ın baş tarafındaki ilk
altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak
yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307)
Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır.
(1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından
ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983)
Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer
verilmiştir.

3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı
eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es’ad
Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler
ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan’ da yer yer Arapça
manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça
şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan
yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991)
Dîvan’daki farsça “Mev-lid-i Fatıma” manzümesi,
Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.

4- Risale-i Es’adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve
faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük
bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin
talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa
basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır.
(İstanbul, 1986)

5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:

Muhyiddin İbn Arabi’ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe
tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi’ ye değil Evhadid-din
Balyani’ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır,
(İstanbul 1337,103s.)

6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:

Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil
olarak, yeni harflerle Risale-i Es’adiyye ile birlikte yayınlandı.
(İstanbul 1986).

Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi’ nin çıkardığı,
Tasavvuf ile Beyanü’1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş
yazıları vardır.

Muhammed Es’ad Erbili,meşayıhın ulemasından olması
sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk
tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından
bir meczûb derviş, daha Erbil’de iken şöyle bir rüya görür:
“Es’ad Efendi’nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzre,
Erbil’den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata
etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene
sonra hakikat olmuş ve Es ad Efendi’nin Anadolu’dan
Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar uzanan alanda
pek çok müridi bulunmuştur.

Esad Efendi, Muhammedi meşrebde ve îsar ve infak doygunluğunda
bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti:
İntisabımın ilk yıllarında gönlüme: Ya Rabbi, huzur-i
ilahiyyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim
varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım şeklinde
bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.

Es’ad Efendi diyor ki iki mes’ele hakkında şüphem vardı.
İmam Rabbanî hazretlerinin mektûbatını okuyunca bu şüphelerim
zail oldu:

a) Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak
olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyazat yapmadan manevî yükseliş
nasıl olabilir?

Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbanî’nin Mektûbat’ında
buldum.”Karnın, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde
havatır olmaz. Zikir, fikir, rahat ve huzurlu olur. Fakat
nefsin hakkı verilmezse huzûra mani olabilir”.

b) “Fena-yı kalbden sonra kalbe havatır nasıl
gelebilir?

Bunun cevabını da “Kalb fena bulduktan sonra kalbe
gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini
yapmaya devam eder.” Hükmünde buldum.

Rivayete göre bir Japon generali müslüman olup İstanbul’a
gelir, İstanbul da Es’ad Efendi nin Kelamî dergahında bir müddet
misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı
dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general
“Allah Allah” diye zikretmede gök kuvvet var. Padişahlar
da böyle “Allah Allah” deseler, top tüfek
kuvvetinin hükmü olmaz” der.

Es’ad Efendiye bir gün İttihad ve Terakki taraftarlarından
biri gelip der ki Allah,”Dua ediniz, sizin dualarınızı
kabul edeyim” (Gafir, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua
ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve duamızı kabul etmiyor.
Acaba bu ayete yanlış mana mı veriliyor?” Es’ad Efendi
şu cevabı verir:

-“Duanın kabulü için birtakım şartlar vardır. Şart
yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez.
Duanın kabul olunmayışında ayrı bir takım hikmetler vardır.
Bazen duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi
kul için daha büyük bir hayır olabilir. (bk el-Bakara,
2/216) Mesela sıtma hastasının canı bal isterse hemen
verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu
ayet bir başka manaya göre “Beni davet edin, ben de
meclisinize geleyim” anlamınadır.

Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es’ad Efendi’nin
tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye başladı.
“Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi
fenalıklar hep onlarda Bu nasıl din böyle?”

Es’ad Efendi dedi ki:

– Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne
delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla
pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.

Es’ad Efendi’nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvan
ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı.
Nitekim Es’ad Efendi’nin Erbil’de ziyaret maksadıyla bulunduğu
sırada çevre köy ve kasabalardan ihvan akın akın
geldiler. Gelenler arasındaki bir genç Es’ad Efendi’nin yanına
kadar sokuldu. Efendi hazretleri ona “Okuma yazma bilip
bilmediğini, tarikata girip girmediğini” sordu. O da şöyle
konuştu:

– “Okumam yok. Henüz tarik da almadım. Köyümüzden
bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler.
Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna
almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı
almadıkça tarikata girmeyeceğim.

Es’ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle “ya öyle
mi?” diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin
Efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest
tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini
at yapmış koşarken gördü, o haliyle biraz koşuştuktan
sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi’nin
teveccühüyle önce meczûb bir tavır sergileyen bu delikanlı
daha sonra Es’ad Efendi’ye gelip: “Bana tarik ver”
dedi. Es’ad Efendi:

“Hani sen adam öldürecektin” dedi. Genç, “o
hal geçti” karşılığını verdi. Tekrar tarik
isteyince Es’ad Efendi “Senin Şeyhin Şemseddin
Efendidir” dedi. Fakat o genç “Hayır, hayır o değil,
ben biliyorum sensin” karşılığını verdi. Es’ad
Efendi, bununla birlikte meczûb tabiatlı olmaktan çok,
temkin ehli olmayı tavsiye eder. “Bize serinkanlı insan
lazım” derdi.

Esad Efendi, “Ümmetimin şereflileri Kur’an
hamilleridir.” hadisini ”Kuran tilavetine müdavim,
ahkamıyla amil, teheccüt namazı ve zikirle geceleri ihya
edenlerdir” diye yorumlardı. Yoksa bazılarının dediği
gibi sadece Kur’an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına
itaatkar olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar?
Nitekim Kuranda öyleleri hakkında: “Kendilerine Tevrat
yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların
durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir” (el-Cumua,
62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının
ne faydası vardır?

Es’ad Erbili hazretleri, “Sizden insanları hayra çağıran,
iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk
bulunsun. Onlar gerçek felaha erenlerdir.” (Ali İmran,
3/104) ayet-i kerîmesini şöyle tefsir eder:

“Ey İslam cemaati! Sizlerden bir taife, dinî ilimleri
öğrenip tahsil ettikten sonra avam-ı nası gerçek tevhide
ve islamî hayata çağırsın. Şeriatın ve aklın meşru
kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer
insanlara da emretsin. Yine şeriat ve akıl ölçülerine göre
çirkin olan davranışları kendisi terkettikten sonra başkalarını
da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakîkaten
gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı
Hakk’ın emir ve nehiylerine itina göstermez; ilimleriyle
amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık
değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin te’siri de olmaz, sözün
kısası, şüphesiz Hak Teala Hazretleri avam-ı nâsın
cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurundan istifade
edebilmesi için hususî bir topluluğun ilim ve amel
cihetinden yetiştirilmesini emr ile bu vazifeyi farz-ı
kifaye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes
vazifenin medar-ı iftihar olan yükü de şüphesiz, zahiren
batınen alim olma sıfatını kazanmış meşayih-i kiramın
uhdelerine tevdî buyurulmuştur.”

Es’ad Efendi, İbn Arabi’yi çok sevdiği ve vahdet-i vücut
fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin “ittihad ve
hulul” şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin
olmaktadır. Nitekim: “Her nerede olursanız olun, Allah
sizinle beraberdir” (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde
der ki: “Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik
bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve İttihad yoluyla da
değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyası
gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün
işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf
bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan herşey,
O’nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre
karşılık vermek onun hakkıdır. Bu ayet-i celîleyi
bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili
yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevla’nın huzurunda ne
cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri
hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı
denilebilir mi?”

Yine o: “Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta
bulunmuyorsunuz? (el-Hadid, 10) Ayet-i kerimesini tefsir
ederken şu mühim konulara işaret etmektedir:

1) Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer
bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp,
sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe
bilindiği halde, herşeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin
sevgili eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde görülmemeleri
gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.

2) Cenab-ı Hakk’ın kullarına emaneten ihsan buyurduğu
mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir
gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri
giydirmek, camî ve mescid yaptırmak, İslam’ın zaferi ve
ehl-i İmanın kuvvet bulması için gerekli olan harp
aletlerine ve nakliye vasıtalarına sarfedecek malı elden
avuçtan çıkarmak hemen veya ileride medh ve sevabı
celbedecektir. Aksine sadece “pintilik duygusu”
denilen adi tabiat yüzünden veya Kur’an ayetlerine ve
Peygamberimiz (s.a.)’in hadislerine tam bir îmanla itimat
edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine
tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa
yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek
ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahî
azab ve itaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten
üzücü bir haldir.

Es’ad Erbili hazretleri iyi bir alim olduğu kadar usta bir şairdi.
Nitekim onun divanından sunacağımız çerçeve içindeki şiir
onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir san’atıyla
terennümüdür. Aynı zamanda şiirdeki:

“Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek”
mısraı da kendisinin şehid olacağını sezip önceden
haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.

ES’AD ERBÎLÎ HAZRETLERİNDEN BİR ŞİİR

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş Gül âteş
bülbül âteş sünbül âteş hak ü hâr âteş

Şua’ı âfitâbındır yakan bi’l cümle uşşâkı Dil âteş
sîne âteş hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş

Hayal-i şem’-i rûyinle aceb mi yansa cân u dil Nigârım
gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek Cesed
âteş kefen âteş hem ab-ı-hoş-güvâr âteş

Ben el çektim safa-yı hatır u aram-ı canımdan Safa âteş
cefa âteş firar âteş karar âteş

Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım Gam âteş
gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş

Ümid-i afiyet besler mi Es’ad yardan haşa Saçar oldukça gözden
ol nigâr-ı gül-i zâr âteş